Fulloyunlar

Full Oyunların Bulunduğu ve kesintisiz Yüklendiği İddalı bir Fulloyunlar sitesi

'Yeni Oyun İncelemeleri' kategorisi icin arsiv

Left 4 Dead

Yazan: ahmetx Tarih: Oca 25th, 2010 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri

 

İlk Left 4 Dead oyununda bu yana aşağı yukarı 1 yıl geçti ve Left 4 Dead 2 şimdiden raflardaki yerini aldı. Özellikle Half Life 2′nin yayınlanmadan önce yaşadığı ertelemeleri ve hala gizemini koruyan Half Life 2: Episode 3′ü düşündüğümüzde, Valve’den bu kadar çabuk bir devam oyunun gelmesi alışılmadık bir durum. Valve’nin bu şanlı tarihine ve oyunun ilkinden bu kadar kısa bir sürede yayınlanmasına rağmen Left 4 Dead 2 her manada son derece yeterli, ilkinden daha sağlam ve şüphesiz daha kaliteli bir oyun olarak karşımıza çıkıyor. Eğer hala arkadaşlarınızla bir araya gelip aç zombileri öldürme modundaysanız bu oyundan daha iyisini bulamazsınız. Ancak ilk oyunun oynanışından sıkıldıysanız, devam oyunu satın aldığınıza değmeyecektir. Left 4 Dead 2 çok büyük değişiklikler sunan bir oyun yerine daha çok oyundaki var olan içeriklerin düzeltilmesi ve geliştirilmesiyle oluşmuş bir oyun görünümünde. Peki biz bu durumdan şikayetçi miyiz? Tabi ki de hayır.

İLKİ GİBİ, AMA ONDAN DAHA İYİ
Left 4 Dead 2′yi oynadıktan sonra ilk oyuna geri dönme olasılığınız çok az. İlk Left 4 Dead oyununda 4 campaign vardı ancak bunlardan yalnızca 2 tanesinde Versus modu oynanabiliyordu. Oyunun yayınlandığı ayın sonlarında Valve Survival Paketi’ni yayınladı da, biz oyun severler de tam olarak Versus tecrübesinin tadına varabildik. Left 4 Dead 2 ise birbiriden ilginç 5 campaigne sahip. Ayrıca oyun ilkinden çok daha ayrıntılı ayarlar, daha fazla mod ve haliyle daha fazla yapacak şey sunuyor. Birçok yönden Left 4 Dead 2′nin ilk oyun olmasını isterdim. Çünkü oyun orijinalinden daha tamamlanmış izlenimi oluşturuyor. Ayrıca bu ilk oyun olsaydı, en azıyla takımsal oynanış sistemi de bizlere şu anda olduğu kadar tanıdık gelmezdi ve oyunun çok çok daha fazla tadını çıkarırdık.

İlk oyunu hiç oynamamış olup da neden bahsettiğimi anlamayanlarınız da olabilir, bu yüzden kısa süreliğine bir geri dönüş yapmak istiyorum. Left 4 Dead bir zombi oyunu ve siz de yolunuza çıkan ve size saldıran, hızla yayılan virüsten etkilenmiş olan insanları (ben bunları zombi olarak nitelendirdim) öldürerek haritanın sonuna varmaya çalışıyorsunuz. Oyunda hayatta kalmaya çalışan 4 insan var ve siz de bu karakterlerden birini seçerek oyuna başlıyorsunuz. Kısaca Left 4 Dead bu. Left 4 Dead 2′nin de bu açıdan ilkinden pek fazla bir farkı olduğu söylenemez. Devam oyunu Amerika’nın güneydoğusunda geçiyor ve yeni senaryo karakterleri ilk oyuna göre tepkisel olarak çok daha iyi tasarlanmışlar. İçinde bulundukları durumun çok daha farkında gibiler, olaylara verdikleri tepkiler çok daha gerçekçi.

Diğer benzer oyunların aksine eğer kazanmak istiyorsanız, Left 4 Dead 2 sizi bir ekip halinde çalışmaya zorluyor. Oyunda birbirinizle sürekli konuşmanız ve bu konuşmalara katılmanız gerekli. Ekibin 4 üyesi de birbirlerine sürekli ne yaptıklarını bildirmeli, cephane, silah ve sağlık paketlerinin yerlerini söylemeliler. Başınız belaya girdiğindeyse arkadaşlarınızdan yardım istemeniz yapacağınız en doğru hareket olacaktır.

Oyunda bir önceki oyun gibi, birden çok zorluk seviyesi var. Normal seviye oyuna yeni başlayanlar için iyi bir tecrübe sunarken Expert seviyesinde en iyi iletişim, karar verme ve karşılık verme yeteneğine sahip olanlar hayatta kalıyor.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Batman: Arkham Asylum Demo İncelemesi

Yazan: admin2 Tarih: Ağu 23rd, 2009 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri

Çocukluğumuz süper kahramanların maceralarını izlemekle geçti, ama biri diğerlerinden farklı izlenim bıraktı. Batman, ne diğer kahramanlar gibi özel güçlere sahip, ne de kötülükle savaşmaya mecbur birisi, hem de hali vakti yerinde. Bunlara rağmen Batman kötülerle savaşmayı seçti, çizgi romanları oldu, çizgi filmleri oldu, sinema filmleri çekildi ve bilgisayar oyunları oldu. Ama hiçbir oyun bu kadar iddialı gelmedi, Batman: Arkham Asylum demosu incelemede…

 

 

Joker’le Başlar Hikaye

Batman, en büyük düşmanı Joker’i yakalamıştır, onu Gotham şehri dışında bir adada bulunan akıl hastanesine götürür, Batman’in diğer ezeli düşmanları da burada tutulmaktadır. Arkham Asylum yüksek güvenlikli bir hastanedir, ancak Joker bunlara yem olacak türden bir düşman değildir. Ve ne yapar eder, güvenlik görevlilerinin elinden kurtulur. Ve hikaye burada başlar…

 

Demo buradan başlıyor, muhtemelen oyunda böyle başlar. Menüde ‘Challenge Mode’ var, ki bu modu artık her oyunda görebiliyoruz, ancak demoda kapalı. Karakter biyografileri var, demoda karşınıza çıkan önemli karakterleri burada tanıyabiliyorsunuz, yani oyunun tam versiyonunda birçok karakteri tanıma imkanına erişeceğiz. İşin içinde Warner Bros da var, yani çizgi romandaki tüm düşmanlar orijinal halleriyle oyunda yerini alacak, yapımın lisans sorunu yok.

Grafikler oldukça kaliteli duruyor, göze batan bir hata yok. Kaplamalar ve detaylar çok iyi hazırlanmış, karakter modellemelerine ise toz kondurmam, Batman, Joker ve diğer önemli karakterlerin fizik modellemeleri enfes, aynı şekilde yan karakterlerin de kaliteli duruyor. Ara videolar da muhteşem, oyunla birlikte iç içe ve film tadı veriyor oyuna. Görsel olarak hiçbir şey baştan savma yapılmamış belli. Zaten grafikler, ünlü Unreal 3 motoru ile hazırlanmış, yapımcılar bunu en iyi şekilde kullanmışlar.

 

 

Demo da olsa anlaşılıyor, BAA, hem gizlilik hem de aksiyon üzerine kurulmuş. Batman ile karanlıkları çok iyi kullanacağız ve teknolojik silahlarımız en büyük yardımcımız olacak. Bunun yanında birebir dövüşlerde oyunda önemli bir yer almış. Dövüşler esnasında Batman bir takım kombolar yapıyor, ve sürekli yavaş çekim devreye giriyor. Yavaş çekim modu çok sık karşımıza çıkıyor, daha demoda sıkıldım, umarım tam versiyonda bunları düzeltirler ve kombo çeşitlerini biraz arttırırlar.

Batman’in yeteneklerine de biraz tanık oldum demo sayesinde. Bazı platformlara ipi yardımı ile çıkabiliyor, aşağıdaki düşmanlarının üzerine atlayabiliyor ya da onları farklı şekillerde öldürebiliyor. Ayrıca dedektiflik moduna da sahip, özel gözlüğü ile etraftaki kanıtlara ve ipuçlarına hemen ulaşabiliyor, çevredeki düşmanların yerlerini tespit edebiliyor.

 

Joker ile Biter Herhalde

Demo 10-15 dakikalık bir oynanış süresine sahip, kısa sürede edindiğim bilgiler ve düşünceler bunlar oyun hakkında. Oldukça kalite bir yapım geliyor diyebiliriz, bahsettiğim ufak tefek eksileri giderirlerse oyun dünyasında hak ettiği yere ulaşabilir Batman. Batman’in çizgi roman lisansını satın alan Eidos’un, Arkham Asylum çizgi romanından esinlenerek hazırladığı oyunun tam versiyon incelemesini yapmak için sabırsızlanıyorum sanırım…

Test Sistemi
  • Ekran Kartı: Leadtek WinFast 1GB GTS 250
  • İşlemci: AMD Athlon64 X2 5200+
  • Anakart: Sapphire 780G
  • Bellek: Kingston 2GB DDR2-800
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

COD 5 : World at War İncelemesi -PC-

Yazan: admin Tarih: Tem 2nd, 2009 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri

Bildiğimiz gibi call of duty savaş oyunları arasında en iyisi hele ki durum 2. dünya savaşı olunca.Silahlarınız hazırlayın artık geri dönmenin zamanı diyen Activision tekrar 2. dünya savaşı ile geri döndü.

 

            Oyunun konusu ikinci dünya savaşı.Alman Nazilere karşı İngiliz askerisiniz. Artık ölümün kokusunu almışsınızdır.

 
Yazinin tamamini oku →

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Splinter Cell Double Agent

Yazan: admin Tarih: Haz 28th, 2009 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri

 

 

 
 
 
Gizli ajanımız Sam Fisher’a eşlik etmek ister misiniz? Haydi o zaman ekipmanları hazırlayın, göreve başlıyoruz. Öncelikle kendiniz şanslı hissedin çünkü en güzel Splinter Cell oyununu oynayacağız.
     
     ÖNCE İPUÇLARINDAN BAHSEDELİM (TAM ÇÖZÜME SONRA GEÇERİZ)
     
     Burayı dikkatle okuyun derim çünkü oyunun tam çözümüne bakmadan sadece birkaç ip ucu ile geçmeniz için size birkaç taktik verdim bunlar size epey bir yardımcı olacak hatta tam çözüme bakmadan çok rahat bitirebilirsiniz oyunu.
     
     Hepiniz biliyorsunuz ki bu bir taktik oyunu yani size her türlü serbestlik tanınmaya çalışılmış oyunda. Düşmanı illa ki belli bir yöntemle öldüreceğiz diye bir şey yok ya da her önzümüze gelen düşmanı öldüreceğiz diye öldürmek ya da öldürmemek sizin elinizde her şey sizin yaratıcılığınıza kalmış. İsterseniz paldır küldür hurraaa içeri dalarsınız ya da Swat gibi taktik ilerlersiniz ya da hiç uğraşmadan yanlarından yekten yekten ilerlersiniz  bu sizin seçiminiz. Oyunu önce normal seviyede bitirin derim hard ya da expert’i hemen denemeyin önce oyuna alışın nerde ne var nerde nasıl davranmam lazım? Gibi sorunların cevaplarını kafanızda oluşturur bu. Diyelim ki bir görev var ve bulamıyorsunuz. Hiç problem değil sadece select tuşuna basın ( ki bu sadece normalde yer expertte böyle olmuyor ) haritada kırmızı işaretli olan yerler sizin görevlerinizi gösteriyor, oraya gidemiyorsunuz diyelim inanın bir yol vardır belki bir delik belki bir çatlak ya da bir boru illa ki oraya geçit vardır. Mümkünse gece görüşünü açın bu size daha çok yardım edebilir.  Şimdilik bu kadar  diyeyim ve oyuna geçelim.
     
     
     ICE LAND-FROZEN WILDERNESS
     Ice Land sadece tutorial şekline ve bize nerde ne yapmamız gerektiği anlatılmış. Şimdi biz de bunları yapa yapa devam edeceğiz.
     Göreve başladığımızda mağaraya giriyoruz. Size bir şey öğretmeye çalışılınca sadece “X” tuşuna basıp videoyu izleyin bu size epey yardımcı olacak. Neyse ilk videomuz geldi ve izledik. İlk olarak düşmanı nasıl silahsız olarak etkisiz hale getireceğimiz anlatılmış. Adamımızı gördük “O” tuşuna basıp eğiliyoruz ve analoğu aniden değil yada sonuna kadar itmiyoruz yavaş bir şekilde analog tuşunu kullanın adama yeterince yaklaşınca “grab caracter” seçeneği gelecek burada “X” e basılı tutarsanız çıkan menüde aşağı yukarı oynayabilirsiniz hemen basarsanız hemen seçip işlemi yapar. Neyse biz düşmanımıza oldukça yaklaştık ve grab caracter gelince x basıp boğazladık diyelim burada seçenek yine size kalmış, şimdi bu adamı isterseniz hemen öldürebilirsiniz ya da seçenek çıkınca konuşturabilirsiniz yada diyelim ki epey bir ilerlediniz oyunda alarm mikrofonlarına sürükleyin adamı o sırada sahte alarm vermesi için bir seçenek çıkacak adamı bunu yaptırırsanız adam sizin geldiğiniz yer için alarm verir. Bu da size zaman kazandırır. Neyse adamla işiniz bitti ve öldürdünüz ölen adamı “pick up body” seçeneği ile sırtlanın ve karanlık bir yere götürün bu size gizlilik katar yoksa siz ilerlerken hep bir alarm verildiğini duyarsınız. Adamı haklayınca ilk siftahınızı yapıyorsunuz. Hadi hayırlı olsun. Adamı öldürdükten sonra ikinci videoyu izliyoruz burada size eşlik eden adamın nasıl kullanılacağı anlatılıyor. Öncelikle ona komut verebilirsiniz. “L2” ye basıp wait ya da follow me seçeneğine ulaşabilirsiniz. Odd World oynayanlar yabancı değildir buna :) Adamı bunun yanında özellikle ve daha çok kullanacağımız şekil olandan bahsedilmiş videoda diyelim ki yüksekçe bir yer karşıya geçilmiyor ona omuz verebilirsiniz ya da o size omuz verebilir. Eğer göreve 2 kişi başlıyorsanız bunu kesin kullanacaksınız bunu unutmayın. Sırada ki video select tuşu ile neler yapılabileceğini anlatmış. En çok select tuşunu haritaya(map) bakmak için kullanın buradan aynı zamanda görevleriniz ne olduğunu ( objectives ), profil, data, notlar, ekipmanlarınıza ve güvenilirlik metresine bakıyorsunuz  (trust meter).
     

     
     
     PEKİ YA BU GÜVENİLİR METRESİ NE OLUYOR?
     Oyunumuz adını buradan alıyor. Yani iki taraf çalışma çift kişilik olayı bu oluyor bir tarafta JBA nın patronu Emile diğer tarafta NSA’nın elemanı ve sizin eski dostunuz (ki videoları da hep o anlatır Lambert) var. İstediğiniz kararları genelde siz vereceksiniz yani bir denge politikası söz konusu. Teraziyi dengelemeye bakın sonunda bir sürpriz sizi bekliyor çünkü. Oyunun bu yönü çok hoş olmuş. Yani bize sadece ilerleme, adam haklama bakımından değil görev bakımından da serbestlik tanınmış durumda.
     
     TEKRAR OYUNDAYIZ
     Neyse biz devam edelim biraz daha ilerleyin ve aşağıdan devam edin şimdi silahlarınız nasıl kullanacağımız öğreniyoruz. İnanın çok tedarikliyiz her şey mevcut oyun oynarken o kadar boynunuzu baykuş gibi kırmanızı engelleyecek vidoyu izliyor olmanız lazım şu an. Video da sticky cam. dan bahsediyor.  “r2” ye basıp silahınızı alırken aşağı yukarı yaparak mermi dışında o silahta ne kullanabileceğiniz görüyorsunuz. Silaha sticky cam’ı takın ve bir duvara ya da her hangi bir yere “r1” ile atışınızı gerçekleştirin şimdi cam’ın içindesiniz oradan seyredebilirsiniz adamların durumlarını “L1” ile sabitleme işlemini yapıyorsunuz hatta attığınızı gidip geri de alabilirsiniz bu iş bu kadar. Devam edelim, ilerde 1 yukarda da 1 kişi var dikkatli olun onları da haklayıp kapının kontrol edildiği odaya çıkın. Kapı açma seçeneklerimiz ise şu şekilde;
     Open door: Kapıyı eve gelmiş gibi açarsınız.
     Open door stealth: Kapıya sülük gibi yapışırsınız ister açıp ister kapatın her şey size kalmış.
     Bash Door: Battal Gazi gibi girersiniz içeri her duyar sizi çok tehlikelidir. Peki nerde kullanacağız? Kapının altından optic cabloyu sokup baktık ki içerde sadece bir kişi kapının önünde içeri girmeden “L2” ye basıp ıslığı patlatın adam yavaş yavaş gelecek bunu optic calo ile takip edin kapının çok yakınına gelince bash door yapın ve adamın suratına kapıyı çarpın. Adam meftaa.
     Optic cablo: Kapının altından sokup içerde ne var ne yok ona bakarsınız. Kapının altından sokup yön tuşları ile sağ (termal) , sol( gece görüşü ) yukarı ( elektronik aletleri gösterir daha çok lazer veya cam. ararken  kullanacağız.) içeriyi tarayabilirsiniz.
     Kapıyı açıp içeri girin ve kırmızı butona basıp alttaki kapıyı açın (garaj kapısı gibi olan yeri) içeri girin. Sonra yanımızdaki eleman bize el atıp içeri fırlatacak. İçerdeyiz ve devam ediyoruz. İçeri girer girmez bir adam var. Üçgen tuşuna basıp borulara tutunun bir daha üçgene basarsanız bu sefer ayaklarınızla destek alırsınız hiç bir yeriniz sallanmaz, adam tam altınızdan geçerken “geab caracter” seçeneği çıkacak. Hemen basın ve adamı öldürün. Şunu unutmayın karanlık yerlere geldiğinizde Sam’in sağ taraftaki yerinde o anki profilinden ne kadar saklandığını takip edin eğer yüzümüz tamamen kararmışsa çok iyi kamuflaj oluyoruz demektir. Oyunun ilerleyen kısımlarında rahat ilerlemek için bazen ışık saçan lambaları patlatıyoruz bu saklanma işini iyi kavrayın. Rahat ilerlemeniz açısından önemli yani. Neyse devam ediyoruz. Borulardan yukarı çıkın hemen karşınızda bir kamera göreceksiniz. Bunun nasıl bozulacağını videoda anlatıyor bir de ben anlatayım. Kamerayı gördüğünüz zaman hemen pistolü çıkarın ve yukarı tuşuna basın bunu yaparsanız kamera, lazer gibi aletleri dha iyi görebilirsiniz, kamerayı hedef alın ve “L1” tuşuna basın, kamerayı geçici olarak devre dışı bıraktınız. Biraz acele edin çünkü bunu geçici olarak yapıyorsunuz. Daha sonra hemen sarı renkte merdiven göreceksiniz oradan devam edin plastik materyali yarın ve oradan devam edin. İlk tutorial bitti.
     
     
     ICE LAND- MUNITIONS FACTORY
     Hemen başladığınız yerde vanayı çevirin. Bir video daha izleyeceğiz. Şimdi Samduvara nasıl yapışı bunu gördük. Duvarın dibine kadar gidin ve “L3” tuşuna basın aha da Sam duvara yapıştı. Yarıklardan bu şekilde geçeceğiz ve aynı zamanda saklanırken Sam bu şekilde stealthı artıracak. Aşağı suya inin burada gece görüşünü kullanırsanız daha yardımcı olur size. Karşıya geçip boruyu bulun yukarı tırmanın ve hemen tam olarak çıkmayın adamın gelmesini bekleyin adam gelince tutun ve aşağı atın, şimdi yukarı çıkabilirsiniz. Biraz ilerleyin ve bütün oyun boyunca karşınıza çıkacak lazerleri görün. Bunları bozma da aynı kameraya yaptığınıza gibi. Lazerin bir tarafını bozmanız size yeter de artar. Lazerlerin karşısına geçin ve devam edin. Köşeyi döner dönmez bir cam. Daha var onu da halledin ve yola devam. Şimdi ki video da oyunun başında bahsettiğim özgürlükten bahsediyor. Yani ilahla adamların hepsini öldürmeye gerek yok isterseniz yanından, altından, üstünden geçip yolunuza devam edebilirsiniz. Yola devam edin ve içerde bekleyen 2 adamı da halledin. İlk kutunuzu bulup ona şarjı yerleştirin (place charge). Yoldan devam edin cam.ı bozun ve yukarı çıkın orda bir adam sizi bekliyor onu da halledin ve devam edin. Şimdi bir video daha var duman bombasından bahsediyor. Bunu yaptığınızda kesinlikle termal cam.ı açın derim adamları böyle çok rahat görüp takip edebilirsiniz. Şimdi dürbünden bahsetme zamanı. Dürbün deyip geçmeyin bazen hayat kurtarır. Uzakta bir nesne var diyelim ki bu ileriki bölümlerde karşınıza çıkacak olan bomba ve başında 2 adam beklemekte ve etrafta hiç bir obje yok adamların dikkatini dağıtacak. Hemen “r3”e basıp dürbünü çıkarın ve bombanın üzerine gelip bekleyin taramasını yaptıktan sonra size belli bir dalga frekansı yollayacak aynı frekansı tutturun( bunun nasıl olduğundan ilerde bahsedeceğim) ve geçici olarak bombayı çalıştırın adamlar bunun telaşındayken seri adımlarla gidin ve hepsini temizleyin. Dürbün aynı zamanda togglarıda hacklemenize yarıyorç. Hack olayından birazdan bahsedeceğim. Siz videodan sonra devam edin ve demoya kadar ilerleyin. Demodan hemen sonra pc.nin başındaki adamı haklayın ve bilgisayarda gelen maillere bakın. İçerdeki cam.ı bozmayı unutmayın. Şimdi bir video daha var bize maymuncuğu nasıl kullanacağımız anlatıyor. Bunu sağ analog tuşunu döndürerek yapıyoruz. Sadece döndürün bir yerde Sam’in kurcaladığını göreceksiniz tık ayrı yerde. Bir de maymuncuğu kullanmadan açma yöntemi var direkt olarak kapının kilitini kırma. İkisi de aynı hesap ama birinde çok ses çıkıyor ve riskli. Bunlara dikkat edin. Bir video daha var. Ben buna chake chan duruşu diyorum, yakın iki duvar arasında üçgene basın Sam bir bacağını bir duvara öbür bacağını öbür duvara atıp havada öyle asılı kalacak. Şimdi istediğiniz yapabilirisiniz. Neyse gelen adamı bu şekilde haklayın ve devam edin. Kilitli kapıyı açın ve merdivenlerden aşağı inin. Yukarıdaki cam.ı bozun ve aynen devam edin. Karşınızdan bir adam gelecek. Onu da halledin ve yola devam lazerleri geçin. İçerde iki adam daha var. Kapının altından cam sokup birbirlerinden ayrılmalarını bekleyin. İçeri girin yalnız olanı haklayın ve 2. charge’ı halledin. Merdivenlerden yukarı çıkın ve yola devam edin.
     

     
     ICE LAND- MUNITIONS FACTORY
     Duvara yapışın ve oradan devam edin, sürünün ve yine devam edin gece görüşü delikleri görmenizde yardımcı olabilir. Hemen ilerde bir adam daha var dikkat. Onu da geçip kapıdan devam edin, ilerdeki cam.ı bozun. Şimdi objeleri kullanmayı öğreneceğiz. Bir obje bulup adamın sağına yada sola doğru fırlatın adam ne oluyor kim bu falan derken arkasından yaklaşın ve … siz anladınız. Yola devam edin yukarı çıkın kapıya kadar gelin ve sağdan atlayarak devam edin. Demirlerin eritildiği yeri bulun. Sağ taraftan gidin ve merdivenlerden yukarı çıkın. Köprü hareket ediyor onun gelmesini bekleyin köprüye binin ve karşıya geçin. Yola devam edin aşağıda iki adam daha var. Aşağı doğru gidiyoruz. Hemen atladığınız yerdeki kapıdan girin. place charge görevini yapın bir tane daha kaldı.  İçerdeki kapıdan girin ve merdivenlerden aşağı inin sonra yine kapıdan devam edin. Hemen karşınızdaki kamerayı bozun. Devam edin sağ taraftaki oda da bekleyen adamı halledin. Merdivenlerden yukarı çıkın ve bir cam. Daha onu da halledin ve kapıdan girin. Aşağıda iki adam var ikisi de işi ile meşgul teker teker halledin. Merdivenleren devam edin. Kontrol odasını bulun oradaki pc.yi kurcalayın gelen maillere bakın. Aşağı inin garaj kapısı gibi olan kapının yanında place charge 2 var onu da halledin tekrar yukarı çıkın. Kapının kodu 7931. Kapıyı açın ve demir yığınlarının üzerinden devam edin. 3 adam çıkacak karşınıza onları da halledin ve kapıdan devam edip görevi bitirin.
     
     ELLSWORTH PRISON-KANSAS
     
     Bir önceki görevi tam bitirmek üzereyken Lambert bizi aramıştı ve görevin iptal edildiğini söylemişti. E haliyle yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik Sam oradan görevi bırakır mı? Bence bırakmaz. O da bırakmadı zaten ve görevi yaptı. Sonra da kendini hapishanede buldu.  Evet yanlış duymadınız ya da yanlış görmediniz. O kadar splinter cell oynadık kaderde bunu görmekte varmış ama Sam Fisher’a dört duvar dayanır mı? Adam su olur sızar gider…
     Hücremizde göreve başlıyoruz. Hemen eğilin ve yatağın altındaki delikten karşıya geçin. Jamie ile konuşuyoruz bu ara. Karşınızdaki pencereden atlayarak Jamie’yi bulun. Sonra Jamie bize omuz verecek. Şimdi yukardayız.aynen yola devam edin önce merdivenlerden sonra borudan yukarı çıkın. Burada baya bir hoplayıp zıpladıktan sonra kilitli kapağı bulun açın ve oradan devam edin. Yavaşça aşağıya inip polisi haklayın. Walkie Talkie yi alıp aynen geldiğiniz yerden devam edin. Dikkat edin başladğınız yerde bir polis memuru var. Onu da halledip aynen devam edip belirtilen süre içerisinde hücrenize dönün. Bu ara da bayağı bir demo izleyeceğiz Lambert bizi görmeye gelmiş. Onunla konuştuktan sonra spor salonuna kadar gidin. Barnham’ı bulun şişko olan şahsiyet. Onu öldürürseniz JBA’nın görevini yapmış olursunuz. Ben öldürdüm şahsen.
     
     HAPİSHANEDE İSYAN!!!
     Biz de olsa millet önce bir açlık grevine girer el oğlu direkt isyan çıkartıyor.
     Gelen polisi Jamie öldürecek  adamın ölüsünü arayın ve anahtarı bulun kapıyı açın ve devam edin sağ taraftaki masanın üzerinde bulunan adrenalini alın. JBA’ya bir görev daha. Yerdeki duman bombasını alıp devam edin. İlk polisle karşılaşacaksınız hemen oraya gelmeden yerdeki silahı alın ve onu da halledin.  Yanan yere gidip Jamie’ye bir omuz verin yukarı çıkın ve aşağı inin. Polisi haklayın. Bu arada mümkün olduğu kadar az mermi kullanın. İleri gidin ve Jamie’yi yukarı yollayın. O da size kapıyı açacak. Kapıdan devam edin ve yukarı çıkın. İlerleyin ve yolun sonunda aşağı atlayın. İlerdeki adamı da halledin ve yola devam edin.  Şunu unutmayın burası yanıyor hem de cayır cayır yani çoğu yer kapalı bu yüzden takım çalışması yapacağız. İlerde yine Jamie’ye omuz verin. Yukardan gelen su yangını söndürecek. Sönen yerden devam edin ve iki polis daha göreceksiniz. Onları halledip yolun sonundaki delikten devam edin. Aşağı inin ve polisi halledin.  Bilgisayarı kullanın ve Jamie’nin beklediği kapıyı açın. Şifreyi de aldınız.3190. ilerleyin ve alevler içindeki odaya girin. Karşı kapıya gelin ve görevi bitirin.
     
     HAPİSHANEDEN KAÇIYORUZ
     Aynen devam yola 2 polisin koruduğu yere gelin. Burada çok dikkatli olun soldaki merdivenleri kullanmak daha akıllıca yukarı çıkın ve boruları bulun karşıda bir polis daha var ineceğiniz yerde onu bir şekilde halledin. Borulardan karşıya geçin ve delikten devam edin. Çıktığınız yerde 2 polis daha var. Acele etmeyin ayrılmalarını bekleyin. Ayrılınca aşağı inin ve hemen sağda bıçağı alın. Adamın arkasından yaklaşıp boğazlayın bu sırada diğeri gelecek. İkisini de halledince sağdan devam edin. Bilgisayara bakın ve mermileri alın. Şimdi çıkıp diğer taraftan devam edin. Sağlık kutusunu görürseniz doğru yoldasınız demektir. İlk odaya girin ve havalandırmadan devam edin. Gas odasının kontrol yerine gelince sakince aşağı inin ve adamı halledin. Gası kapayın ve dışarıda bekleyen polisi halledin. Jamie’yi kurtarın ve onunla devam edin. Aşağıdan devam edin ve morgdaki diski bulun. NSA’ya bir görev. Daha önce gitmediğiniz yere gidin ve merdivenlerden yukarı çıkın. Jamie’ye omuz verin ve kapıyı açıp görevi bitirin.
     

     
     ÖZGÜRLÜĞE AZ KALDI
     Yoldan devam edin  ve Jamie’ye beklemesini söyleyin. İçerde iki asker var çok yavaş olun acele etmeyin. Onları halledince sol taraftaki odada bilgisayarı kurcalayın. İşiniz bitince dışrı çıkıp merdivenlerden yukarı çıkın boruları bulun ve karşıya geçin ip serbest bırakıp aşağı inin. Serbest bıraktığınız iple yukarı tırmanın. Yukarda bekleyen askeri öldürüp devam edin aşağı inin ve Jamie’nin beklediği kapıyı açın. Jamie’yi alıp yola devam edin. Harabelerin oraya gelip Jamie’ye omuz verin yukarı çıkın ve diğer tarafa yavaş yavaş inin.
     
     JBA H.Q. PARTS ONE
     Göreve başlayın ve hiç yukarı çıkmadan yolun sonundaki sigortayı bulun ilkini halledin. Şimdi yukarı çıkın ve çatıda gezinen adamı halledin. Emf cam.ı açın ve lazerleri ve cam.ları görün. Teker halledin hepsini ve ikinci sigortayı bulun. Uydunun hemen yanında. İçeri girin ve bilgisayarı bulun. ilk hackinizi burada yapıyorsunuz.
     
     İYİ BİR HACK NASIL YAPILIR?
     Oyunda çok fazla karşımıza çıkacak olan hack işlemiyle açılmayan kapı, pc kalmıyor. Bunu iyi öğrenmeniz lazım. Çünkü çok çıkıyor karşımıza. Diyelim ki kapıya hack yapıcaz. Hemen bağlıyor zaten Sam hack aletini kapı ya da pc artık her neyse. Sonra belli sinyaller yolluyor kapının şifreli sistemi ya da e-mailin şifreleri size bu sinyalleri yakalamak kalıyor. Yeşil dalga sizin yönettiğiniz kırmızı ise yollanan sinyaller onu tutturduğunuzda “X” tuşuna basın. Sıradakini de aynı şekilde yapın. Yeşil dalgayı ise sağ analog tuşunu kullanarak ayarlıyorsunuz. Pc’yi hackleyin ve aldığınız bilgileri lambert’a yollayın.
     
     FINGERPRINT SCANNER (Parmak İzi Tarama)
     “R2” ye basın ve FINGERPRINT SCANNER’ı seçin normal bir silahmış gibi kullanıyorsunuz kareye bastığınızda çıkartıyorsunuz. Bu görevde bir yerde kullanacağız bunu. Enrica isimli kapının olduğu odada pc yi taratın bulduğunuz bilgiye select+profile den bakabilirsiniz.
     
     Daha sonra oradan çıkın exit yazan yeri bulun ve ordan devam eidn bir kamera daha var dikkat. Merdivenlerden aşağı inin ve yola devam edin. Dışarıda 3 adam daha var. Çok dikkatli olun aşağıdaki adamı halledince yukarı çıkın. Odadaki pc’yi hackleyip aşağıya inin ve diğer kapıdan devam edin. Gemi ambarına geldiniz. 3. sigorta burada. 4. sigorta ise ters tarafta geri çıkın v malların depolandığı yere gelin kutuların üzerine çıkın bulun ve onu da halledin. Aynı zamanda ordaki bilgisayar bakmayı unutmayın.şimdi geri Lambert’a bilgileri yolladığınız odaya geri dönün. Tekrar kurcalayın ve görevi yapıp ilk başladığımız yere geri dönün.
     
     NEW YORK UNDERGROUND – Bank Station
     Göreve Enrica ile başlıyoruz. Sağdan ilerleyin ve yukarı çıkın diğer taraf geçip kapıdan devam edin. Sarı tellerin önüne gelin ve Enrica’yı içeri yollayın. Size dönen pervaneyi durduracak. Oradan ilerleleyin aşağıya indiğinizde karşınıza çıkan adamı haklayın aynen devam edin ve dikkatli olun. Burada baya bir devriye var. Merdivenlerin orda bir adam var siz merdivenleri değil de boruları tercih edin. Karşıya geçin ve adam size doğru yaklaşınca üstüne atlayın sonra diğer elemanı unutmadan kapının oraya gidin ve yavaşça açın. İçerde bir ya da hızınıza göre iki adam sizi bekliyor olacak. Onları da geçip devam edin. Demir parmaklıkların oraya kadar gidin sola dönün ve ordan devam edin. İple aşağın sarkılın.
     NEW YORK UNDERGROUND – Bank Station 2
     Direkt devam edin çıktığınız yerde sol tarafta borular var ordan yukarı gidiyoruz. Çıktığınız yerde sağ taraftaki çatlaktan içeri sızın, sağdan devam edin içerdeki iki adamı konuşması bitince içeri girin ve adamı öldürün.  Kontrol odasına çıkarken dışarıdaki adamın da işini bitirin.  Kameraya dikkat edin. onları bozmayı unutmayın.  Sonra yavaşça sağdan gidin. Çıkacağınız yerde iki adam olacak. Onları halledince kapıya gelin. İşte bir hack. Kapıyı hackleyip devam edin. içeri girin 2 pc yi de kurcalayın ve JBA’nın ilk görevini yapın. Kapımızın kodunu da buradan öğreniyoruz.2833. şifreli kapıyı açıp buradan devam ediyoruz. İçeri hemen geçmeyin  2 adam var diğerinin gitmesini bekleyin. Diğeri gidince öbürü sırtını parmaklıklara dayayacak daha sonra siz yavaşça oraya yaklaşın ve adama hiç dokunmadan açık olan yerden ilerleyin. Yerdeki havalandırmadan devam edin. içerdeki adamın icabına bakın bilgisayarı kurcalayın. Yukarı çıkın ve içerdeki adamın kapının önünden uzaklaşmasını bekleyin o gidince içeri girin ve sağdan ilerleyin.adam yukarı çıkacaksiz de duvara yapışın ve adamın açığa çıkmasını bekleyin, adam açığa gelince onu da haklayın ve yola aynen devam edin. aşağı inip trene bineceğiz. 2 adam var çok dikkatli olun ışıkları patlatmak size yardımcı olabilir. Adamları da halledip terene binin.
     
     MONEY TRAIN
     Para Treni Gecikir Belki Hiç Gelmez. Ne olacak gelmezse? Gelmezse ölürsünüz.
     Hemen yukarı çıkın ve devam edin. zaten trendeyiz gideceğiniz çok fazla yer yok zaten. Trenin üzerinde tabelalara bile dikkat etmenize gerek yok. Tabela gelince Sam duruyor çünkü. Yukardaydık aynen devam edin ve yolun bittiği yerde aşağıya inin. 2 adam var karşınızda onlar halledin ve devam edin. 7:30 dakika halan geri doğru sayıyor, lazerleri geçip merdivenlerden yukarı çıkın. Yolun bittiği yerde kapıyı açın ve içerde kim varsa postalayın. Önünüzüdeki bavullar size iyi bir siper olur burada. Şimdi temizlediğiniz yere girin ve panele yaklaşıp by-pass edin. sonra gitmediğiniz vagona doğru yönelin. Jamie bize yolu açacak. İçeri girin ve istasyon efini bulup görevi bitirin.
     
     COZUMEL MEXICO – HONEYMOON
     
     Göreve gemide başlıyoruz. Hemen içeri girin görevlinin içeri gelmesini bekleyip ona bir sürpriz yapın. Onu banyoya götürürken diğeri de içeri gelecek aynı sürprizden ona da verin. İlerleyin ve sağdan devam edin. Salon gibi bir yer çıkacaksınız iki adam var içerde çok dikkatli olun. Hemen karşınızdaki kamerayı bozun ve sağ taraf doğru yavaşça ilerleyin. Adam bir şeylere bakacak arkasından yakalayıp boğazlayın. Diğer adam da koltukta uyuyor yavaşça ama seri adımlarla ona yaklaşıp onu da halledin. Hemen yandaki mermileri alın pc yi heckleyin ve gelen mailleri açın. Piyanonun olduğu yere gelin. Oradaki kapıdan hemen geçmeyin sonra geçeceğiz. Siz yola aynen devam edin. Geminin güvertesine gelin içerde 3 ikişi var flash bang atmak en mantıklısı çünkü bir de buradan geri döneceğiz. Atın ve hepsini seri hareketlerle öldürün. “L1” tuşuyla öldürün bu size hız katar. Yola devam edin nizamiye de iki kişi daha var. Burada kabiliyet size kalmış ister ışıkları söndürün ve objelerle adaların dikkatini dağıtın isterseniz silahla işlerini halledin. Onları da geçince Enrica’yı bulacağız. Ona omuz verin ve üç panelini halletmesini sağlayın. Aşağı inince onu takip edin ve diğer tarafa fırlatın. O size asansörü çağırmaya gidecek. Şimdi piyanonun olduğu yere geri dönün dikkat edin yolda askerler var. Oraya gelince asansör gelmiş olacak. Kapağı açın ve asansöre binin aşağı gideceğiz.
     
     COZUMEL
     Hemen duvara karanlık olan yere yapışın karşınızda bir adam var elmesini bekleyin gelince işini bitirip yola devam edin. Önce sağdan gideceğiz. Soldaki cam.ı halledin ve sağ sapın. Koltukta oturan adamı öldürün ve hemen yanındaki key cardı alın. Şimdi sağa geri dönün kapıyı yavaşça açın e içerdeki adamlara dikkat edip aşağıya inin, kapıyı bulunca ordan devam edin. Sola dönün ve dikkat edin pc.nin olduğu yerde bir adam var. Islık çalın ve size gelmesini sağlayın. Size doğru gelince de “L1” ile boynunu kırın.  Pc.yi kurcalayın ve yola devam edin. İlerde yolun bittiği yerde bir kapı var içerde 3 kişi olması lazım çok dikkatli olun ve yavaşça içeri sızın. Card keyi kullanıp kapıyı açın ve içeri girin hemen önünüzdeki tahtalar size siper olsun adamlar oraya gelince hemen boynuna saldırın ve halledin. Hepsini halledince bota çıkın maymuncuğu kullanıp kapağı açın.  Objeyi alınca yukarı çıkın. Buradaki kapı card keyi aldığınız yere açılıyor. Pc.yi kullanıp bir görev daha yapın. Aşağı tekrar inip aynı yoldan geri dönün. Jeneratörün çalıştığı yeri bulun motor dairesini.  Boruların olduğu bir yer var eğilip devam ediliyor oraya gelin eğilin ve devam edin içerde Enrica’yı bulacaksınız. Onunla konuştuktan sonra onu içeri fırlatın. Bunun karşılığı olarak size Nokia N70 i verecek. Alın ve yuvarlak tuşuna basın NSA’nın görevi yaptınız.. “x” e basarsanız JBA’nın görevini yapmış olursunuz. Şimdi çıktığınız bota tekrar geri döneceksiniz dikkat edin eki askerlerin yerini yenileri aldı. Bota geri dönün ve görevi tamamlayın.
     
     

     
     
     SEA OF OKHOTSK-RUSSİA-MERCENARY CAMP
     Göreve başladığımız yerde hemen bir adam geliyor sakin olun ve gelmesini bekleyin gelince onun işini bitirin. Sağdan devam edin ve pcyi hekleyin. Bunu radar için yapıyoruz ve beş tane var hepsinden. Yoldan devam edin ileride baya bir sürünüp bir yere çıkacağaız. Çıktığımız yerde bir adam var hemen atılmayın ileri doğru elinde fener var sizi görebilir adam arkasını dönünce boğazlayın sağ tarafta bir taş var ona gidip ip bağlayın ve aşağı doru üçgen tuşunun yardımı ile hızlı bir şekilde inin. Aşağıda çok fazla bekleyen var 2 ya da 3 olabilir. Hepsini öldürün ve çadırın içine girin bir pc daha heklediniz bu iki oldu. Sağlık çantası da var hemen orda ister alın ister almayın. Yola devam edin şimdi bir video daha var. Sese karşı hassas duvar mayınlarını nasıl etkisiz hale getireceğimizi anlatıyor. Yuvarlağa basın ve eğilin çok yavaş adımlarla ilerlemeniz lazım ses çıkmasın yani yanına kadar gidin. Bir yeşil bir kırmızı yanıyor. Tam yeşil yandığında bu geç demek değil sakın geçmeyin siz “x” tuşuna basın alıp hemen cebe atarsınız böylece. Bu iş bu kadar koymak isterseniz silah seçtiğiniz yerden seçin ve eğilin sonra bir duvara yaklaşın ve “R1” e basın. Mayını aldık ve devam ediyoruz. Lazerleri geçip toggleları bulun ister hackleyin ister hacklemeyin keyif size kalmış. Hemen oradaki adamı da halledip sağdan devam edin. Pcyi hekleyin( bu üçtü) ve yukarı doğru gidin, lazerleri de geçin ve merdivenlere kadar gelin. Karşıda bir ilerde solda bir ve yukarda bir olmak üzere 3 kişi var sizi bekliyor ışığı söndürün derim. Sonrası size kalmış. Adamları temizleyin ve ileri gidin. İlerde motorları göreceksiniz jeneratör tarzı onları delerseniz yan görevleri yapmış olursunuz. Delmeseniz de fark etmez. Keyif sizin. İlerdeki pcyi bulun ve onu da hekleyin. Dört oldu bir kaldı. Aynen devam edin ve yolun bittiği yerde wall mine kullanıp patlatın. İple sallandığınız yere çıktığınız. Yol ayrımında sağa dönmüştük şimdi sola sapacağız. Oraya kadar gelin ve soldan devam edin. Yavaş olun 2 mayın daha var. Onları da alıp aynen devam edin. Çıktığınız yerde 3 adam artı son hekyeceğiniz pc var. İşinizi halledin ve sol tarafta circuit by passı yapıp sağ tarafta kırmızı ışığın yandığı yerde bir delik ordan devam edin. Bütün adamları temizleyin. Ve ilerde kutunun üzerinde sallanan iple yukarı çıkın. Eğer bütün kampı temizlerseniz. JBA’nın görevini yapmış olursunuz.
     
     
     
     SEA OF OKHOTSK-HONEYMOON
     KARGO TANKERİ
     
     
     Oyuna hemen başladığınızda sola dönün ve karşıdan gelen adamı boğazlayın biraz ilerde bir adam daha var hemen kapının karşısında onun da işini bitirin ve hemen açık olan yerden girmeyin karşınızda bir kapı daha var oradan devam edin ve güvertedeki adamları temizleyin. Açık olan yerden devam edip sola dönün. Dikkat edin burada yakalanma ihtimaliniz çok yüksek adamlar ellerinde elektrikle bayıltan silahlarla geziyorlar. Yakalanınca kurtulmak yine sizin elinizde, maymuncuk kullanır gibi kaçacaksınız, dikkat edin. Açık yerden girmiştik en son olarak ilerleyin ve adamı bulup bir konuşma yapın şimdi bombaları imha etmek sizin elinizde gerçi siz çalıştırıp siz imha edeceksiniz. Bombaların hepsi aynı yerde, dışarıda aramanıza gerek yani. İlk bombamız duvarda asılı, bombayı elinize alın ve sadece analog kontrolü ile sağ sol yapın doğru kabloya gelince joystic titremeye başlayacak. Bu şekilde bütün kabloları hallediyoruz. Toplam dört bombamız vardı bu ilki. Bulunduğunuz katta bir bomba daha var onu da halledin Hemen arkanızdaki merdivenden inin sağdaki araya girin ve karşınızdaki kamerayı bozun bombayı halledin bu üç oldu. Hemen orda bir de ara var sürünüp geçiyorsunuz karşıya orda ki bombayı da halledin bu sonuncusuydu. Şimdi geri dönüyoruz şimdi karşı kapıya kadar gidin yerde bir ara var sürünerek karşıya geçin. Açık bir sandık var sandığa gidin ve onlara göz atın bunlar kaçak silahlar NSA’ya bir görev yaptık. Şimdi taa ilk başladığımız yer varı oraya kadar gelin ve yukarı çıkın yukarda bir tooggle var ve çalışıyor dikkat edin isterseniz dürbün ile frekansını yakalayıp hackleyin yada pistol ile geçici olarak bozun ve arkasına geçip onu tamamen devre dışı bırakın. Devam edin ve 901 nolu odayı bulun. Emile ile konuşup görevi bitirin.
     
     
     KINSHASA CONGO HOTEL
     Evet belik de oyunun en zevkli yerini oynayacağız şimdi sizinle. Çünkü bence oyunun tam bir casus gibi hissediyorsunuz kendinizi.Burda bulduğunuz objeleri iyi kullanmaya bakın. Hiç bir ekipmanınız olmadan göreve başlıyoruz. Direk olarak ilerleyin biraz ilerledikten sonra bir odaya gireceğiz hemen yukarı çııkmayın, içerde üç kişi var, adamları tek tek yakalayın hepsini halletikten sonra dışarı çıkın duvarda bir boşuk var ordan içeriye sızın. Diğer tarafa geçip asansörü çağırıp yukarıya çıkın.
     Burda dikkat edin ışıklar bir gelip bir gidiyor siz gittiği zaman hamlelerinizi yapın. Genel olarak buna dikkat. Asansörden hemen çıkmayın ıslık çalın ve asansörün bittiği yere asılın. Adamlar tek tek geliyor zaten her gelmeye birini çekin aşağı. Yukarı çıkın ve direkt karşınızdaki kapıdan devam edin. Önce sağdan gidiyoruz. İlerleyin koridorun sonuna gelmeden save atın.      Şimdi mümkün olduğu kadar yavaşız. İlerde hemen karşınızda biri var ışıklar gidince onu halledip devam edin. Emile’nin olduğu odayı bulun içeriye giremiyorsunuz. Yola aynen devam edin ve koridorun sonundaki odaya girin yanlız ışıklar gidince. İçeri girer girmez hemen sağınızdaki dolabın üzerindeki şarap şişesini alın ve tam köşeye doğru fırlatın adam ona bakacak ne oldu diye? Bu ara siz hemen arkasından süzülüp boğazlayıp içeri mutfağa çekin. Pcyi kurcalayın, şimdi yukarı çıkacaksınız. Dikkat bir adamda orda var. Işıklar gidince doğru yukarı ve onu da halledin. Duvardaki kasayı bulun, hekleyin ve planların kopyasını alın bundan bir tane daha var. Şimdi aşağıya inin ve yol ayrımının olduğu yere kadar dönün. Burda soldan devam ediyoruz. 905 nolu odayı bulun kapıyı çilingirle açın ve içeri girin buraya sadece objeyi almak için girdik. Çıkın ve aynen yola devam girmediğiniz diğer kapıyı bulun, merdivenlerden yukarı çıkın adama dikkat, ışıklar gidince hemen onu da hallediyoruz. Bütün koridoru temzileyip soldaki kapıdan öyle devam edin derim. Kapıyı hackleyip içeri girin, pcyi bulun ve onu da hackleyip gelen mailleri NSA’ya bildirin, siz maillere bakınca odaya girecekler çok dikkatli olun. soldaki odaya girin ve dosyalara göz atın. Aradığınız dosyayı bulduktan sonra Emile’nin odasına gidin.
     

     
     HISHAM HAMZA
     Emile ile konuştuktan sonra bir görev daha alıyoruz. Hisham Hamza’yı öldürmek. Öldürmeyip kaçmasına yardımcı olursanız NSA’ya görev yapmış olursunuz. Odadan çıkın ve asansöre dönüp ekipmanlarınızı alın.
     
     HOTEL-2
     Sağdan ya da soldan hiç fark etmez, devam edip aşağıya inen yere gelin. Yukarda siper alarak aşağıda gezinen iki adamı sniper ile vurun. Aşağı inin sağdan devam edin, koridorda gezinen adamı da öldürüp mutfağa kadar gelin. 2 adam daha var biraz dikkatli olun. Burda save isteyecek atın ve rahatlayın. Kapıyı bulun içeri girin ve Hamza’yı bulun. Şimdi onunla devam ediyoruz. İlerde devrilmiş kapakların oraya gelip havuzun orda gezinen adamları halledin. Şimdi temizlediğiniz yere giderek rahat rahat karşıya geçebilirsiniz. İlerdeki koridora gelin sağdaki kapıdan devam edin bahçede iki kişi daha var dikkat. Onları da temizleyip garaja kadar gelin. Hamza’ya beklemesini söyleyin içerde iki kişi var adamımız vurulabilir. Termali açın ve adamları gözünüze kestirin ikisini de hallettikten sonra Hamza’yı bu cehennemden postalayın.
     
     JBA H.Q. PART TWO
     Oyuna başlar başlamaz hemen arkanızdaki kapıdan girin. Burası bu kadar sokağa çıkmıyoruz. Artık içeriden devam edeceğiz. Aynen ilerleyin merdivenlerin oraya gelin ve bekleyin adamınız içeri gelecek. Onu temizleyip yola aynen devam edin. Ardı ardına dizilmiş lazerleri bulun, yukarıdaki boruya tutunarak karşıya geçin. Kapıyı hackleyip yavaşça içeri süzülün, sol tarafta bir oda var amacımız buraya girmek ama hemen ilk kapıdan değil arkadan dolaşacağız. Burası tam anlamıyla bir karargah. Çok dikkatli olun hemen hemen her köşeden sonra bir kamera  veya bir toogle mevcut. Hemen başınızı kaldırın ve yukarıdaki cam.ı bozun. Kapıdan devam edin ve dikkat edin. İçerde bir adam olacak. Onu da halledip diğer kapıdan öbür elemanın çıkmasını bekleyin. Onu da temizleyince artık içeri girebiliriz. İçeri girin ve lazerlerle kameraya dikkat edin. Onları yavaş yavaş halledin ve pc. nin başında oturan adamı da temizleyip bilgisayara gelen maillere bakın. Bir seçim yapacağız. Gelen mailleri Lambert’a yollayın. Şimdi haritanın olduğu odaya kadar gelin.(Bir dünya haritası) bilgisayara gelen maillere bakın ve lazerleri geçin. Karşımıza bir kapı çıkacak kapıyı hackleyip  aşağıya inin. Save isteyecek atın ve sağ sapın. Kapıdan girmeden önce tanıdık kimse varsa hepsi ile helalleşin çünkü içerde ne ararsanız mevcut. Çok ama çok dikkatli olun. Önce sol üst taraftaki pc.nin başına geçin işinizi bitirince camla kaplı bir yer var(red mercury) kapının şifresi1429. Bilgisayara göz atmayı unutmayın. Panele doğru yaklaşın 127 numarayı girin ve taramayı yaptırın. Siz işinizi halleder halletmez içeriye gaz verilecek. Hemen boruyu bulun ve karşıya tutunarak geçin. Havalandırmadan çıkın. Sağ taraftan devam edin yukarda bir oda var odaya girer girmez dosyaların saklandığı dolabı bulun ve NSA’ya bir görev daha yapın. Şimdi survilance odasına gidiyoruz odaya gelin. İçerde bir kişi bekliyor olacak. Onu temizleyip bilgisayara göz atın. Şimdi merdivenlerden inip devam ediyoruz kameralara dikkat edin. Hemen karşıda duvarın köşesinde bir kapak var açın ve oradan devam edin. Çıktığımız yerde exit yazan yeri bulun oradaki kapıdan gireceğiz ama dikkat edin içerde bir yada iki kişi olması lazım. Adamları temizleyince bombayı imha edin. Bunlardan iki tane vardı. Bir gitti bir kaldı. Diğeri de ilk JBA.H.Q. PARTS ONE da çatıdaki uydunun orda oraya gidin ve onu da halledin. Onu da geçince artık bölümü geçebilirsiniz. Aşağı inin ve kapıya kadar gelin.
     
     NEW YORK
     Her şeyden önce şunu söyleyeyim burada bu zamana kadar ne kadar saklandınızsa iki katı saklanmak zorundasınız.  Çünkü diğer askerlerin de sizin gibi gece görüş, termal ve Emf kameraları var. Karanlıklar artık eskisi gibi güvenilir değil yani bir kutunun arkası sizin için nefer olabilir. Adamları tek tek seri hareketlerle öldürmelisiniz. Fazla vakit kaybı canınızdan eder. Burada sadece kameraları, toggle ve bombaları bozabiliyorsunuz. Yere yakın yerlerde spot ışıklar var. Çok denedim patlatmayı ya da bozmayı ama olmuyor. Bu yüzden çok dikkat edin.
     Göreve başlar başlamaz iki adamla karşılaşıyorsunuz. Aynen yola devam edin ilk kapıyı bulun ve içeri girin. Dikkat edin yerler gıcırdıyor. Çok yavaş atın adımlarınızı. İçeride biri olacak onu temizleyip kapıdan geçip ilerleyin. Daha önce de söyledim burada çok yavaş olun hemen ilerdeki duvar mayınını alın. Tel örgünün olduğu yere kadar gelin. Burada bayağı bir atlayıp hoplayıp zıpladıktan sonra iple sarkıldığınız yeri bulun.(büyük boruların orda bir çıkıntı var oradan sarkılıyorsunuz) aşağı sarkılın ve Jamie’yi bulun yanında bir adam daha var konuşmaları bittikten sonra adam uzaklaşıyor. Aşağıya inip Jamie’yi öldüreceksiniz. Biliyorum bu sizin için zor olabilir ama yapmak zorundasınız. Onu da hallettikten sonra bombanın kablolarını kesin ve yola aynen devam edin. Şimdi başladığınız yere dönün ve karşıya geçeceğiniz büyük kabloya tutunarak diğer binaya geçin.
     
     NEW YORK
     Başlar başlamaz hemen sağa doğru dönün ve asansörü bulun kilitli kapağı açın. İçerde Enrica sizi bekliyor olacak. Bize Moss’un kaldığı odadan bahsediyor numarası 68. asansörden çıkar çıkmaz sağdan ilerleyeceğiz. İlerde soldaki odaya yaklaşın içerde iki kişi var konuşmaları bitince yavaşça içeri sızın ve adamın işini bitirin bu sırada diğer çıkmış olacaka odanın diğer kapısından devam edin. Hemen çıkınca diğer adam da dışarıda kapının önünde isterseniz bash door yapın. Adamı halledince merdivenlerden yukarı çıkacağız çıktığımız yerde bir adam var. Ona dikkat edin. Uygun zamanı kollayın ve işini bitirin. Koridordan devam edin ve duvar mayını var dikkat. Burada ben bir şey deneyebilirsiniz. Duvar mayınları koyup ıslık çalma olayı vardı izlediğimiz videolarda bir kene deneyin çok eğlenceli. Mayını koyun ve ıslık çalıp adamın gelmesini bekleyin. Adam gelir gelmez mayına bir kez ateş edin ama uzaktan ve hemen saklanın. Eğer mayını tutturamasanız bile adam telaştan ateş etmeye başlıyor ve ses çıkınca da mayın patlıyor :) Burada bunu deneyebilirsiniz. Devam edip kapıyı bulun içeri girin ve merdivenleri takip edin. Çıktığınız yerde adamlar var bir duman bombası işiniz kolaylaştırır. Onları temizleyip devam edin.  Çıktığınız yerde yukardan gitmek için bir tutunma yeri yapmışlar toggle ve kameraya yakalanmamak için daha iyi bir seçim olabilir. Yukarı tırmanın ve yavaş adımlarla ilerleyin çıktığınız salon gibi yerde ilerde karşıda bir oda var Moss içeride yanında da biri var ama alt katta da adamlar sizi bekliyor 2 kişi de orda. Hemen dürbüne çıkarın ve Moss’un koruduğu bombaya zomm yapın frekansı yakaladınız bombayı dürbün ile uzaktan heckleyip çalışmasını sağlayın. Moss telaşa kapılacak ve ikisi bir bombayı durdurmaya kalkacak bu sırada aşağıdaki elemanları temizlemeniz için iyi bir fırsat onlar bombayı durdurana kadar siz adamları temizleyin. Adamları öldürünce sıra Moss’a gelecek sniper ile bunu çok rahat başarabilirsiniz. Herkesi temizleyince bombanın yanına gidip bombayı imha edin. Dışarı çıkın ve koridorun sonundaki kırmızı kapıyı bulun fıskiyenin olduğu odada iki kişi var onları halledip aynen ilerleyin kapıdan geçiş yapın.
     
     NEW YORK- EMİLE İLE HESAPLAŞMA
     Daha önceki demolarda izlemiştik Emile bize görevlerini tam yapmadığımız için kızıyordu. Hatta attığı tokat sonrası “bu disiplin için” demişti. Şimdi izlediğimiz demodan anlıyoruz ki Sarah FISHER’da ölmüş ve Lambert teröristlerin eline geçmiş. Emile ile karşılaşana kadar sadece ilerleyin yol ayrımlarında bir yolu tercih edin sağ sol fark etmez her yol ileride birleşiyor. Son kez dışarıyı gördüğünüz yerde sağda kutu yığınlarını bulun hemen Emile ile karşılaşmadan önce. Kutuların üzerindeki Flash Bangleri kesin alın. Bunların sayesinde oyunu çok rahat bitireceğiz. 2 tanesini de alınca artık Emile ile karşılaşabilir. Hiçbir ekipmanımızın olmayışı sizi korkutmasın hatta ne kadar az ekipman o kadar az iş demek. Emile Sam’i yakalamış ama bizim çilingir ustası yine kaçtı ve Lazerle donatılmış bir yere geldik lazerleri bozamıyorsunuz. Yalnız Emile’nin ateş ettiği yer lazer ise orası bozuluyor ve siz oradan devam edebiliyorsunuz. Bu ilk ve zor olan yol. En kolayı ise şu; Emile bir ateş etmeye bütün şarjörü boşaltıyor. Tam doldururken onun olduğu yere flaş atın bu size bayağı bir zaman kazandıracak. Emile flaşın sayesinde kendinden geçerken.  Siz önünüzde size siper olmuş duvarın üzerinden atlayarak ortaya kadar gelin. Burada lazerleri bozduğunuz paneli göreceksiniz. Şimdi bütün lazerleri kaldırın ve fırsatını bulunca bir flaş daha atın ve hemen Emile’nin yanına koşun ve zevk size kalmış ister kapın boğun isterseniz “L1” ile boynunu kırın. Artık oyun bitti, oyunun sonunu zevkle izleyebilirsiniz.
     

     
     Son olarak bir şunu demek istiyorum Splinter Cell Double Agent bana Syphon Filter’ı hatırlattı. Sam Fisher Gabriel Logan’ı, Enrica ise Lian Xing’in birebir kopyası gibi. Demolar, hareketler tam bir nostalji tadında oldu benim için. Ve şunu da söylemekte yarar var hiçbir Splinter Cell oyunu Double Agent kadar zevkli değil. Oyunu denemeyen varsa bir baksın derim.
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

God of War 2

Yazan: admin Tarih: Haz 28th, 2009 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Pure

Yazan: admin Tarih: Haz 28th, 2009 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri

 

 

Keskin bir viraj, çamurlu bir yol, sert bir dönüş ve ardından nitro boost açıp süspansiyonu kökleyerek yapılan 45 derecelik bir atlayış. Havada onlarca metre yükselen bir ATV, Yeni Zellanda’nın büyüleyici manzarasının eşliğinde hızlı bir düşüş. Kazanılan ivme ve havada taklalar atan, soğuk kanlılıkla adrenalinin yönlendirildiği göz alıcı ve çılgın hareketler ile yere konan bir ATV ve başarılı bir kombinasyonun ardından gelen nitro ile hızlanarak bir sonraki zıplayışa hazırlanmak. Bu sekans klasik bir Pure oyununda başınıza sıkça gelen bir sahne, ve sıklıkla da tekrar edilen. Karşımızda Black Rock tarafından geliştirilmiş yeni bir off-road akrobasi yarış oyunu olan Pure var, bu sefer ralli arabaları, 4×4 kamyonlar veya kros motosikletler yok, daha farklı ve sıra dışı bir oyuncak olan ATV’ler var altımızda, ve saf adrenalin ile saf hız ve aksiyon. Aslında az önceki kelimeler Disney Interactive’in dağıtımcılığını yaptığını bu oyunu tanımlamak için oldukça yeterli.
     

     

     Yarış oyunu demek pek doğru değil, her ne kadar geliştirici firma olan Black Rock, Disney tarafından satın alınmadan önce Climax adı altında çıkarttığı oyunları ile yarış türünde adı duyulan oyunlar yapmış olsa da bu sefer Pure ile farklı bir yaklaşım edinmişler. Düz ve tatsız bir yarış simülasyonu yerine yüksek aksiyonlu ve gerçekten oldukça uzak akrobatik numaralar ile döşenmiş bol toz toprak ve çamurlu bir canavar yaratmışlar. Sonuç olarak çıkan şey ise, şimdi bilemiyorum, açıkçası ikilemde kaldım, boş vaktinizi değişik ve eğlenceli bir şekilde geçirmek istiyorsanız tatmin edici, heyecan verici ve davetkar bir yapım, ama saf aksiyondan oluşuyor derken gerçekten saf diyorum, öyle saf ki, başka bir şey sunmuyor, boşuna derinlik falan aramayın. Kapsamlı olamayan bu arkadaşı fazla kapsamlı olmadan, eğlencesine göre değerlendireyim dedim, umarım iyi etmişimdir.

     

     Pure için yarış oyunlarının “Street” sürümü diyebilirim, hani olur ya NBA Street gibi, size normal bir basketbol oyunun derinliğini ve kapsamını sunmaz, ama başka hiçbir basketbol oyununda olmayan ve büyük olasılıkla da gerçek hayatta yapamayacağınız, hatta başkasının bile yaptığını görmeyeceğiniz hareketleri yapma imkanı sunar size. Pure da bu mantıkla ekstrem spor ruhunu ve tadını veren bir yarış oyunu. Oyunda kimi zaman bitiş çizgisine ulaşmak için gerçekten zorlayacaksınız kendinizi, saat aleyhinize işleyecek,  odak yarışı bitirmede olacak, virajları düz ve sarsıntısız bir şekilde alıp mümkün olduğunca yarış alanında kalmaya bakacaksınız. Ama ekstrem spor oyunlarında olduğu gibi çoğunlukla bundan daha önemli görevleriniz olacak ve vaktinizi fiziksel olarak mümkünatı olmayan hareketleri yapmaya uğraşarak harcayacak ve elinizde oyun kolu (veya klavye ve fare) iki büklüm bulacaksınız kendinizi, oyunun da en çok hatta tek iddialı olduğu nokta burası.

     

     

     Oyunun kontrol şeması diğer yarış oyunlarından farksız, değişik bir şey yok, alışmanız umduğunuzdan da kısa sürecektir. Off-road oyunlarında son zamanlarda görmeye alıştığımız süspansiyon kökleme özelliği Pure’da da var, bir çıkıntı, kenar veya yükseltiden atlarken süspansiyonu tutup zıplama anında serbest bıraktığınızda havada daha fazla kalıyorsunuz. Yarış oyunlarında genel olarak altınızdaki aracın size kendini nasıl hissettirdiği önemlidir, çok hafif olup oyuncak maket hissi vermesi de en az sanki yere sabitlenmiş veya ağırlık bağlıymış gibi hantal olması kadar istenmeyen, oyun deneyimini öldüren yanlardır. Pure bu konuda oldukça başarılı, araçlarımızın ağırlığı fizik motoru ile uygun bir şekilde ayarlanmış, havalandığınızda tuğla gibi yere düşmüyorlar, balon gibi de sekmiyorlar, viraj alırken de lastikler yeri olması gerektiği gibi kavrıyor. Ancak tabii tek olayı yarışan ve takla atan araçlar olan bir oyunda bunların olması bir artı değil, olması gereken bir özellik. Oyunda hasar modellemesi bulunmuyor ama rakipleriniz size çarparak yoldan çıkartabiliyor aracınızı, veya daha eğlencelisi arkanızdan atladıklarında daha yüksekten kısa mesafeye düşerek kafanıza konabiliyorlar ve bu hiç hoş olmuyor inanın, yapay zekanın kullandığı araçlara dikkat etmek önemli bir faktör.

     

     Pure’u diğer off-road ve yarış oyunlarından ayıran yegane şey ise özgür hareket sistemi. Hareketten kastım özel dublör hareketleri. Dört tekerli motorumuz havadayken oyun kolunun üç tuşundan birisi veya birkaçına basarak ve yön tuşları ile yön vererek oldukça yaratıcı hareketler gerçekleştirebiliyoruz. Her yarışa birinci seviye hareketler ile başlanıyor, başarılı hareketler gösterdikten ve güzel dublör aksiyonları gerçekleştirdikten sonra bir sonraki seviye hareketler açılıyor. Puan topladıkça daha çılgın ve imkansıza daha yakın figürler sergileyebiliyoruz. Kısaca hızlan, havalan ve kop diyebiliriz.

     

     

     Yarış esnasında bu hareketlerimizin sayısını ve numara havuzumuzu genişlettikçe bir yandan da nitro depoluyoruz, ekranda mavi bir çubukta gösterilen nitro boost ile tahmin edebileceğiniz üzere abartı hızlara ulaşıyoruz. Oyunun genel dengesi de buna bağlı, yani hareket yap, puan ve nitro kazan, kazanılan nitro ile daha hızlı git ve daha yükseğe çık daha fazla hareket yapıp daha ölümcül numaralar aç ve daha fazla nitro topla. Basit, eğlenceli ve sıkıntısız.

     

     Oyun tembelliğe kesinlikle karşı ve yaratıcılık ile yeniliği teşvik ediyor, bir hareketi ilk defa yaptınız, o zaman taze oluyor, biraz daha tekrarladınız, eh artık o hareketin erbabısınız, aynı hareketi yapmaya devam mı ettiniz? Bayatsınız. Yaptığınız hareket ne kadar taze ise ona göre fazla puan ve nitro kazanıyorsunuz, en basitinden Diablo’nun tecrübe puanlamasını düşünün, onun gibi. Aynı hareketi yapmayı seviyorsanız ve/veya farklı, daha üst seviye bir tane yoksa farklı bir yöntem deneyin ve yön tuşları ile harekete çeşitlilik katın, veya daha basit hareketleri başa veya sona ekleyip ekstra puan kazanın. Tony Hawk’s Pro Skater oynamış olanlar ne demek istediğimi kolaylıkla anlayacaktır. Kontroller kolay ve ele yatkın, hareketler ise oldukça eğlenceli ve çılgın, derecelendirme sistemi ise sizi sürekli değişip gelişmeye zorluyor. Ele alışması kolay bir oyun Pure, ama bırakması bir o kadar zor açıkçası, basitliği ve sürükleyiciliği bu tür bir oyundan bekleneni son derece karşılıyor.

     

     

     Pure’da amaçsızca bir noktadan diğerine gitmiyoruz sadece, oyunun asıl odağı World Tour modunda, tek kişilik bir kariyer modu olan World Tour’da başlangıçta bir pilot seçiyoruz, aracımızı seçiyoruz ve yükselen zorluk seviyesine sahip on bölümü geçmeye çalışıyoruz. World Tour ilk defa karşılaştığınız yönleri size güzel güzel anlatıyor, yardımcı oluyor, ufaktan başlayıp, basit hareketlerden ve mücadelelerden zorlara doğru artan bir tempoyla ilerliyor, ilerledikçe hem zorluk hem de bölümlerin uzunluğu artıyor. Bunun dışında üç tane tek oyunculu yarış etkinliği mevcut tek seferlik olan; Sprint, Race ve Freestyle. Sprint, hız ve direksiyon hakimiyeti üzerine kurulu, pistler daha kısa ama daha zorlayıcı, zorlayıcı derken de az engebeli, haliyle fazla atlayıp zıplama ve hareket yapıp puan ve nitro toplama şansınız olmuyor. Race ise standart yarış, oyunun en dengeli hali bu modda görülüyor, hem direksiyon kontrolü, teknik sürüş ve hız önemli hem de size yeteri kadar boost kazandıracak miktarda engebeli ve harekete müsait pistler sunuyor, ki bitiş çizgisine ulaşmak için hızlanabilin.

     

     Sprint ve Race daha çok bitişe en önce ulaşmak ve “yarışı kazanmak” üzerine kurulu, ancak üçüncü ve son mod olan Freestyle, Pure’un en özgür ve çılgın halini gösteriyor. Freestyle’da bir bitiş çizgisi yok öncelikle, zamana karşı “yarışıyorsunuz”, verilen süre içerisinden en çok puanı ve en sağlam hareketleri yapmaya çalışıyorsunuz, pistler ise bu işe son derece müsait olacak şekilde zıplama noktaları ile dolu. Pure’un en çok arcade hissi veren tek oyunculu modu olan Freestyle’da sürüş alanı içinde yarışçıların ele geçirmek için birbirleri ile mücadele etmeleri gereken ek hız, güç vs gibi özellikler veren bonuslar var. Yıldızlar, mesela derhal o an yapılması gereken özel bir hareket veriyor, başarabilirseniz kazandığınız puan akıllara sığmıyor. 2X bonusu ise belirli bir süre içinde kazanacağınız puanları ve nitroyu ikiye katlıyor, nitro sembolleri ise topladığınızda nitro çubuğunu sonuna kadar dolduruyor. Combo sayacı dolmadan hareketleri arka arkaya birbirine bağlayarak gerçekleştirin, tüm hareketleri açın, hızlanın ve daha çok puan toplayıp daha hasta hamleler yapın, asla sırtınız yere gelmez. Gelmemesi de lazım çünkü bir kere durursanız geri dönüş olmuyor, oyunun hızı diğerlerini yakalamanıza kolay kolay izin vermiyor. Hareket ve hamlelerde yatkınlık kazandıktan sonra Pure’un Freestyle modu sizi uzun bir süre idare edecektir. İnsanoğlu açgözlü bir varlık ne de olsa, hep daha fazlasını ister.

     

     

     World Tour modu dışında Pure başka dolgun ve doyurucu bir tek oyunculu moda sahip değil. Trial modu önceden açtığınız pistlerde kişisel rekorlar kırmanıza olanak sağlıyor, başka yarışçıların müdahalesi olmadan, bir de Single Event adında bir mod var ki bu da aslında World Tour da hâlihazırda oynamış olduğunuz pistlerde bir kez daha yarışmanızı sağlıyor o kadar. Olması gereken bir turnuva modu, iki kişilik karşılıklı bir mod veya Pure’u daha derin bir deneyim haline getirebilecek yan oyunlar yok. Sonuç olarak, kolay alışkanlık yapıp zor bırakılan bir oyun olmasına rağmen kısa sürüyor, bir yerden sonra sıkıntıdan bırakmak zorunda kalıyorsunuz, en azından ben şu esnada oynamayı daha çok istediğim yapımlar varken birkaç saatten fazla harcamak istemedim açıkçası. Tabii bu süre yetenek ve oyun tarzınıza bağlı olarak değişebilir sizin için, usta bir yarış ve ekstrem spor oyuncusu Pure’u birkaç saat içinde tamamen bitirebilir, daha sıradan ve genel oyuncular ise biraz daha zorlanacaklardır bitirmek için. Neyse ki işin iyi tarafı oyunun online çok oyunculu modu tek başınıza sıkılmaktan kurtarıyor sizi. Online olarak üç tek oyunculu yarış modunu aynen oynayabiliyorsunuz başkaları ile bir de üstüne sadece online olarak oynanabilen Freeride isimli bir yarış modu var.

     

     Freeride modunda katılımcılar zamana karşı yarışarak farklı alanlarda en yüksek puanı toplamaya uğraşıyorlar. Hızlı gidip daha az atraksiyon yapmak isterseniz en hızlı tur zamanlarını kazanmak için mücadele edebilirsiniz. İnsanüstü hareketler ve sonu gelmeyen kombinasyonlar size keyif veren şey ise zafere ulaşmak için en fazla hareket puanını toplamaya çabalayabilirsiniz. Havalanmak ve adrenalin sizi kendinize getiriyorsa en yükseğe zıplayıp en çok havada kalma puanlarını toplamayı kendinize gaye edinebilirsiniz. Black Rock, işin aslında, oyunun tüm tek oyunculu modlarını bir araya getirmiş, üstüne ekstra özellikler eklemiş ve ortalığı şenliğe çevirmiş ve bu oyunun oynanabilirliğini ve ömrünü arttırmada oldukça etkili olmuş. Online oyun 16 oyuncuya kadar çok oyuncu desteği veriyor, limit dolmazsa gerektiğinde oyun yapay zeka oyuncular ekliyor, oyunu açan sunuculuk görevi görenler ise yarışın bazı kural ve seçeneklerini kendileri koyabiliyor. Online mod neredeyse tamamen sorunsuz çalışıyor ve eğlence konusunda kesinlikle tek oyunculu modu dövüyor.

     

     

     Zamanınızın büyük bir kısmını havada ve aşağı bakarak geçirdiğiniz bir oyunda manzaranın güzel olması gerçekten önemli bir nokta. Pure bu gereksinimi doğru anlamış ve sadece pist ve araçlar ile hareketleri önem vermemiş, aynı zamanda etraftaki dağlara, taşlara, bitkilere kısaca dünyaya da önem vermiş. Oyunda 12 bölge bulunuyor, uçak hurdalığından tropik adalara çeşitlilik yeterli. Her biri de temiz ve gerçekçi bir şekilde çizilmiş, tasarlanmış ve işlenmiş yer şekillerine, yüzeylere ve ışıklandırmaya sahip. Binalar, yerleşim yerleri, tepenizden geçen helikopterler gibi detaylar da pistleri zengin kılıyor. Yarış oyunlarında pistleri iyice öğrenip her detayını, virajını rampasını bellemek hem oyundan alınan zevki katlar genelde. İster yapay zekaya ister diğer oyunculara karşı oynarken pisti tanımak ve ona göre önceden önlem alarak yarışmak insana kendini profesyonel bir yarışçı gibi hissettirir, Pure’un bu çevre grafikleri ve güzel manzaraları bu işi daha da zevkli kılıyor. Açıkçası bu günlerde aydınlık ve temiz çevresi olan yarış oyunu bulmak git gide zorlaşıyor.

     

     Buraya kadar her şey güzel, hep öyle gideceğini sandınız değil mi? Nasıl kandırdım sizi! Evet pistler güzel hoş, ama sadece 12 tane var ve World Tour’da yapılan 50 yarışın ardından bayatlıyor, sıkıcı olmaya başlıyor, çünkü birbirlerinden tek farklı bulundukları konsept, çevre, mekanik olarak ve ilerleme olarak aynı özelliklere sahip, aynı insana farklı elbiseler giydirseniz bile bir yerden sonra gözünüze farklı gözükmez, bu da o hesap işte.  Sprint yarışlarda bir iki farklı, ters düzen var ama çoğunlukla oyunu bir süre oynadıktan sonra daha da zengin ve çeşitli olabilirdi diyor insan. En azından ilerledikçe değişen bir şeyler olsaydı. Benzerlik taşısalar da, pistler yüzde yüz doğrusal değil, klasik kısa yollar, gizli geçitler gibi sizi hızlandırabilecek yahut çok dik bir rampadan havalanmanıza olanak verecek en olmadı çamur birikintisine düşürecek alternatif yollar mevcut.

     

     

     Yarış etkinliklerini tamamladığınızda yarışçınız için yeni kıyafetler ve ATV aracınız için yeni parçalar ile ödüllendiriliyorsunuz. Araçların kendisi lisanslı değil ama bazı lisanslı parçalar var oyunda araçlara eklenebilecek. Oyunda beğendiğim bir başka yön ise farklı oyun modları için farklı yapılarda araçlara ihtiyacınız olması, yarış, sprint ve Freestyle için farklı araçlar inşa edip parçalarını değiştirmek güzel olmuş. Modifiye ve kendi aracınızı inşa etmek size zevk veriyorsa Pure size iyi gecelectir. Garaj özelliği, çok hızlı olmasa da, zevkli. Bir de bu işi angarya olarak görenler için otomatik araç hazırlama seçeneği var, istediğiniz farklı türde aracı otomatik olarak inşa ediyor oyun ama ne yazık ki bir otomatik yükseltme seçeneği yok, kırkıncı yarıştan sonra keşke olsaymış demeye başlayacaksınız.

     

     Pure, safi eğlence ve hız üzerine bir oyun olarak vermesi gerekeni veriyor, ama biraz fazla hızlı ve yoğun veriyor, haliyle de ömrü kısa kalıyor. Off-road ve ekstrem sporu birleştiren bu oyun amaçsız, anlamsız ve konusuz aksiyon arayanlar için ilaç gibi, ama çok da bir şey beklemeyin. Eğer az daha derinlik katabilselermiş, birkaç farklı ve daha oynanabilirliği yüksek olan mod konsaymış adını çok daha fazla duyurabilirdi. Bu hali ile kısıtlı bir kitle için ideal olmuş sadece. Kısıtlı bir oyun ama o kısıtlı alanda işini iyi yapıyor.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Dead Space

Yazan: admin Tarih: Haz 28th, 2009 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri

 

Uzay, uzay her zaman için insanoğlunun ilgisini çekmiştir, uzak ve bilinmeyen bu karanlık boşluk varoluşumuz hakkında sırlar barındırdığı gibi hayal gücümüzü de hep beslemiştir.  Bilim kurgu yazarlarının en sevdiği temalardan birisi olan uzay, aynı zamanda karanlık, soğuk ve havasız ortamıyla bir korku öğesidir. İnsanoğlunun merakının başına ne gibi işler açabileceği bu karanlık ve gizemli uzay temasıyla birleşince de bilim kurgu türünün en klasik öğelerinden birisi ortaya çıkar, uzay korkusu. Romanlardan sinemaya, çizgi romanlardan oyunlara bu tema yıllardır kullanılıyor, ve yoruma epey açık bir alan olduğu için de aslında pek sıkılmıyoruz çünkü her defasında farklı bir şeyler deneniyor.
     
     Son zamanlarda korku gerilim ve hayatta kalma temalı oyunlarda pek bir yenilik göremiyoruz, daha çok varolan serilerin yeni devam yapımları karşımıza çıkıyor, Dead Space işte bu alanda yeni bir soluk getirmeyi amaçlayan bir oyun, korku, gerilim, hayatta kalma, bilim kurgu, aksiyon ve üçüncü şahıs türlerini kendine taban olarak seçen EA Redwood Shores yapımı bu oyun zor bir görev üstlenmiş. Korku gerilim ağırlıklı oyunlar dediğim gibi pek fazla değil, piyasada bulunan bu türe ait çoğu oyun çoktan rüştünü kanıtlamış, belirli bir fan kitlesi olan ve ticari değeri büyük olduğu için yatırım ve geliştirme olanakları yüksek olan oyunlar. Dead Space bu noktada aradan sıyrılabilmek için ve bu türe yeni bir seriyi sokabilmek için hikaye, oyun mekanikleri, karakterler ve korku açısından diğerlerinden çok daha iyi olmak zorunda. Electronic Arts bu zorlukların bilincinde olarak oldukça sağlam bir hamle yapıyor Dead Space için, sadece bir oyun olarak değil, aynı zamanda pazarlama ve reklam kısmında ve promosyon kısmında büyük çaplı bir operasyona girişerek bir animasyon filmi, çizgi roman ve diğer ürünler ile piyasaya sadece yeni bir oyun çıkartmayı değil, aynı zamanda korku-gerilim türüne yeni bir soluk getirmeyi ve fanlara yeni bir seri sunmayı planlıyor. Korku gerilim severler, artık sevinmeye başlayabilirsiniz, Dead Space çıktı, ve hakkını çok güzel veriyor.
     

     

     İçinizde oyunun hikayesinin yeni gelmeyeceği bazı oyuncular olacaktır, bunlar bilim kurgu kültürüne oyunlar dışında da meraklı olan kitle. “Uzayda mahsur kalmış bir gemi içinde yaşanan garip olaylar” teması gerçekten klişe bir tema, ama iyi işlenirse ve diğerlerinden farklılıkları olursa her seferinde ilgi çekici olabiliyor. Dead Space aslında korku ve gerilimden çok bilim kurgu kültürüne dayanıyor, isim vermem gerekirse Solaris, Alien, 2001: A Space Odyssey ağırlıkta, hatta bilim kurguya yapılan saygı duruşu bunun da ötesinde oyunun baş kahramanında açıkça görülüyor. Dead Space’de oyuncular olarak uzay maden mühendisi Isaac Clarke rolünü üstleniyoruz, gördüğünüz gibi, Isaac ve Clarke, bilim kurgu yazınının iki büyük üstadı Isaac Asimov ve Sir Arthur Charles Clarke’ın isimlerinden oluşturulmuş bir karakter. Oyun günümüzden yüzlerce yıl sonrasında geçiyor, insanoğlu Dünya’nın tüm doğal kaynaklarını tüketmişler, haliyle dış kaynaklara yönelmişler. Neyse ki bu kötü günde insanlar uzay seyahati alanında uzman haline gelmişlerdir ve “gezegen kırma”  adında bir işlem sayesinde bu kaynaksızlığa çare bulmuşlardır. Bir gezegenden parçalar kopartılıp içinden mineraller ve madenler ayıklanıp eritilerek toplanır ve yan ürünleri dünyaya gönderilir, bu iş için de onlarca uzay gemisi yıldızlar arasında dolaşıp madencilik yapmaktadır, bu filonun başında ise görkemli USG Ishimura bulunmaktadır, filonun en büyük ve en eski gemisi aynı zamanda en işlevsel olanı ve bugüne kadar en çok gezegeni kırıp maden toplayanıdır. Ancak olağan bir görev esnasında gemi ile olan tüm irtibat ve iletişim birden kesilir, bu hiç de olası bir durum değildir. Neler olduğunu anlamak için ufak bir tamir ve bakım ekibi oluşturulup yakınlarda bulunan bir gemi ile Ishimura’ya gönderilir.

     

     Oyun işte tam bu noktada başlıyor, gözlerimizi Isaac Clarke olarak açtığımızda ufak bir taşıma gemisinde buluyoruz kendimizi, hiper uzay seyahati bitip normal ilerleme moduna geçtiğinde Ishimura görünüyor önümüzde. Isaac Clarke olarak biz bir sistem mühendisiyiz, madencilik ve uzay gemileri alanında tamir, bakım ve uygulama alanlarında uzmanlaşmış bir uzay mühendisi. Isaac’ın bu görevdeki tek amacı Ishimura’yı tamir etmek değildir, çünkü başka kişisel nedenleri de var, Ishimura’da bulunan birkaç arkadaşı dışında en çok da ona holografik bir video ile acil durum mesajı gönderen ve garip şeyler söyleyen oldukça yakın olduğu özel bir insan için (bir kadın için olduğunu anladığınızı varsayıyorum artık) gitmeyi istemektedir. Gemiye kenetlenme esnasında bir şeyler ters gider ve biraz “sert” bir “iniş” yaparlar Ishimura’ya, kendi gemileri ile içine girecek şekilde ters bir iniş, kendi gemileri zarar görmüştür ve Ishimura ile bağlantı kurulamamaktadır, yapacak tek şey “madem mahsur kaldık, gidip etrafı inceleyelim” olduğundan (merak ve insanın başına gelenler) ekip içeri girer. Geminin ana bilgisayar arabirimine bağlanıp hasar raporunu indirdiğiniz anda birden kayışlar kopuyor ve oyun tam anlamıyla başlıyor, ekipten ayrılmışken tam birden tüm kapılar kilitleniyor ve ekibin başına korkunç yaratıklar musallat oluyor, Necromorph’larla da bu vesile ile tanışıyoruz. Gerçekten iğrenç görünümlü bu arkadaşlar ekibin büyük bir kısmını öldürüp sizi kalanlardan ayırıyor, daha doğrusu fırsatını bulamıyoruz çünkü topuklamamız gerekiyor. İşin daha da kötüsü tüm gemi Necromorph istilası altında ve işgal sebebiyle geminin hemen hemen tüm sistemleri hata vermekte, Isaac olarak bizler de geminin koridorlarını dolaşıp bir yandan sağ kalanlara ulaşmaya çalışırken bir yandan da karşımıza çıkan sorunları mümkün olduğunca giderip gemiyi elimizden geldiği kadar tamir etmeye çalışacağız ki gemiden kaçabilelim, bu da size 12 ve üstü saat sürebilen bir korku gerilim ve aksiyon deneyimi olarak dönüyor.

     

     

     Isaac Clarke, Dead Space’i diğer uzay ve yaratık temalı korku-aksiyon oyunlarından ayıran en büyük öğelerden birisi kendi başına. Çünkü yaratıklarla dolu dev bir gemide mahsur kalmış durumdayız, iletişim yok ve tek başımıza kalmışız (gemiden başka ucunda ara sıra iletişim kurabilen iki yan karakter dışında) ve oyuna başladığımızda elimizde bir adet bile silah yok. Garip değil mi, bir “shooter” olarak geçmesine rağmen oyunun baş kahramanı bir asker değil, askeri bir eğitimi de yok, ateşli silahlar da bir tanışlığı bulunmuyor, haliyle oyunda yaratıklara zarar verebilecek bir şeyler bulana kadar kaçıyoruz. Isaac tipik bilim kurgu kahramanlarından değil, tipik bir oyun kahramanı da değil, ateş gücü yok ve oyunda aslında başlarda bulduğumuz bir tane alet dışında silah da yok. Isaac diğer bütün silahları bulduğu teknik planlara bakıp yapıyor, bunlar dışında gerçek anlamada “silah” olan tek bir Pulse Rifle bulabiliyor o kadar. Peki neyle savaşıyor bu adam? Uzay çağının bir numaralı kaynak makinesi ile. Evet, USG Ishimura bir maden gemisi ve haliyle içinde süper silahlar değil madencilik ekipmanları ve tamir alet edevatları var. Biz de uzay çağının kaynak makinesini alıp düşmanımız olan yaratıkları gerçek anlamı ile kesmeye başlıyoruz. Zaten başka türlü de ölmüyorlar kolay kolay, uzuvlarını kesik parçalamak en geçerli yöntem. Ancak Isaac iyi bir mühendis ve yeteneklerini kullanıp bu basit uzay madenciliği ekipmanlarını tehlikeli ve güçlü silahlara döndürebiliyor oyun ilerledikçe. İşte bu nokta da Dead Space’in tür çeşitliliğini görmeye başlıyoruz. Oyunu ilk başta Doom 3’e benzetebilirsiniz, uzaydayız ve yaratıklar var evet, ama bir asker değiliz ve her yerden silah, bomba ve kurşun yağmıyor. Oyunun RPG’ye yakın olan öğeleri sayesinde kendi silahlarımızı yapma ve bulduğumuz “power node” isimli güçlendiriciler ile silahların belirli kısımlarında geliştirmeler yapabilmek gerçekten oyunu daha zevkli kılıyor. Isaac bulduğu planları ve şemaları kullanarak karşılaştığı atölyemsi yerlerde üzerlerinde oynayabiliyor. Böylece silahların güç ve kullanışlılığı artabiliyor. Mesela daha fazla kurşun almasını veya yükleme hızını arttırmayı başarabiliyoruz, elbette verilen hasarı da arttırabiliyoruz. Aletler dışında Isaac’in üzerinde bulunan uzay elbisesi de bu şekilde geliştirilebiliyor. Elbisenin sağladığı zırh gücü veya havasız ortamlarda sağladığı hava miktarı arttırılabiliyor.

     

     

     Karakterimizin giydiği zırh-elbise başlı başına bir paragraf konusu olduğu için buradan devam ediyorum. Bu elbise klasik bir bilim kurgu FPS/TPS oyununda gördüğümüz elbiselere benziyor genel olarak (Gears of War mesela), ancak çok daha yetenekli bir icat kendisi. Size korunma sağlıyor, hava sağlıyor, yerçekimi sağlıyor en güzeli ise, ve en yaratıcı yönleri ise Stasis ve Kinesis modülleri. Bu iki modül sayesinde yerçekimi ve enerji kullanarak eğlenceli şeyler yapabiliyoruz. Kinesis modülü bize kinetik bir fırlatma gücü veriyor, yaratıklara çeşitli eşya ve parçaları fırlatıp atabildiğimiz gibi aynı zamanda nesnelerin yerlerini değiştirmek için de kullanabiliyoruz.  Bir nevi Gravity-Gun kendisi. Bu modülü elinizden çıkartmadığınız sürece limitsiz olarak kullanabilirsiniz. Stasis modülü ise objeleri ve canlıları yavaşlatmak için kullanılıyor, bu da aynı şekilde hem savaşırken hem de görevlerin gerektirdiği işleri yaparken kullanılabiliyor. Prince of Persia’nın zamanın kumlarını kullanıp düşmanlarını yavaşlatmasını hatırladınız mı? İşte onun gibi. Stasis özelliği limitsiz değil, kullandıkça azalıyor ve ara sıra gemide bulabileceğiniz Stasis istasyonlarından doldurmanız gerekiyor. Elbisenin ve oyunun ortak bir yenilikçi ve yaratıcı özelliği ise oyun içi göstergeler. Oyunda ekranın köşelerinde olması gereken HUD arabirimleri yok, herhangi bir gösterge yok, Stasis göstergesi elbisenin arka kısmından görülüyor, sağlık durumu ile birlikte. Diğer göstergeler ise oyun içinde hologramlar ile çıkıyor, bu oyuna çok güzel sinematik bir hava katmış, envanter, harita ve görev arabirimleri pencere olarak açılmıyor, onun yerine elbiseden hologram olarak çıkıyorlar, böylece oyun bölünmüyor ve gerçekten kendinizi o geminin içinde gelişmiş teknoloji ürünü bir elbise içinde Isaac Clarke’ın yerine koyabiliyorsunuz. Hologramlar açıldığında oyun duraklamıyor, yani haritaya bakarken veya envanterinizi karıştırırken arkanızdan bir yaratık “cee” diyerek çıkıp size saldırabilir, bu da güzel bir gerilim öğesi katıyor ve sizi her an dikkatli olmaya itiyor. Çıkan tüm mesajlar, video görüntüleri, ses kayıtları ve menüler tamamen hologram olarak ekrana yansıyor, ve elbiseden çıktığı içinde belirli bakış açılarından görünüyor, kamerayı sağa sola veya öne çevirdiğinizde göremiyorsunuz.

     

     

     Silah geliştirme sisteminin yaratıcı noktalarından birisi ise oyuncuların her parçayı sonuna kadar güçlendirip yükseltemiyor oluşu, tek seferde hepsini birden son seviyeye çıkartıp süper güçlü bir mühendis yaratamıyoruz, haliyle en çok neye ihtiyacımız varsa, en çok neyi kullanmak istiyorsak onunla ilgili alanlarda geliştirmeler yapıp uzmanlaşıyoruz. Kısaca oyun size her şeyi vermiyor, verebileceklerini gösteriyor siz de seçim yapıyorsunuz. Kamera demişken, oyun öncelikli olarak üçüncü şahıs olarak anılıyor, kamera açısı da değişken üçüncü şahıs kamerası, tam olarak sağ omuz üstünden görüyoruz karakterimizi, Resident Evil ve Silent Hill gibi korku-gerilim oyunlarındaki gibi sabit kamera yok, onun yerine Gears of War tarzı omuz üstünden odaklanmış yarı-sabit bir kamera var. Kamera açısında uygulanan bu tercih kimi oyuncuların eleştirisine maruz kaldı. Ancak bana soracak olursanız oyunun sizi bu şekilde kısıtlaması daha gerçekçi kılıyor oyunu ve sizi daha çok geriyor. Zaten genel olarak karakterin bir savaşçı olmaması ve süper güçlü olmaması ve oyunun menülerde bile duraklamamasını da düşününce EA’in sizi gergin tutmak için elinden geleni yaptığını anlıyoruz. Bu oyun size önünüze çıkan yaratıkları vahşice öldürüp gemiyi temizlemekten çok her anında dikkatle ve gerginlikle ilerlemenizi zorunlu kılıyor. Bu konuda bir uzay gerilimi olarak sonuna kadar hakkını veriyor Dead Space. Isaac Clarke savaşçı değil dedik, üzerinde de gelişmiş bir elbise var dedik, bu kadar işlevli bir elbisenin hafif olmasını beklemiyorsunuz değil mi? Bu şey ağır, ve Isaac bir askerin kondisyonuna sahip değil, haliyle çok hızlı hareket etmiyor. Adımları benzer çoğu oyuna göre yavaş, koşma hızı bile Necromorph’lara nal toplatmaya yetmiyor, ancak güvenli bir uzaklığa erişip saldırmanızı kolaylaştırıyor. Bu noktada da Stasis modülünün ne kadar elzem olduğunu sanırım belirtmeme pek gerek yok.

     

     

     Silah ve alet edevat işine dönecek olursak, her özelliğin ve silahın süper-mega ölüm makinelerine çevrilememesi size belirli bir alana yönelme dürtüsünü veriyor demiştim. Bu öyle kolaylıkla verilecek bir karar olmamalı, çünkü karşınıza çıkan yaratıklar birden fazla türe sahip, tamam hepsi Necromorph olarak geçiyor ama farklı türleri var, tam sayı verecek olursam tam 17 farklı tür var. Genel olarak bu arkadaşlar doğrudan ateş ile ölmüyorlar, uzuvlarını, kol ve bacaklarını parçalamanız gerekiyor. Kafalarını kopartabilirseniz elbette çok daha işe yarıyor. Bunun için ana silahımız olan kaynak makinemizi nasıl tuttuğumuz önemli. Dikey tutarsanız kol ve bacak kesmesi daha kolay oluyor, yatay tutarsanız kellesini tiz vurulamanız kolaylaşıyor. Ancak farklı Necromorph’lar farklı zayıflıklar ve güçlere sahip, haliyle her silah ve her taktik hepsinde işe yarmıyor. Bu sebeple de oyunda doğru anda doğru silahı seçip kullanmak hayatta kalmanızı garantileyen yegane şey. Necromorph’lar düşmanlarını önce öldürüp sonra canlandıran bir nevi vampir-mutant yaratıklar, öncelikli olarak kafaya ve göğüs kafesine saldırıyorlar, bu yüzden de kol-bacak ve benzer uzuvlarını önce kesmek işe yarayan bir çözüm, ancak kolay kolay ölmüyorlar belirtmem lazım, emin olana kadar yaklaşmayın, birkaç parça kopsa bile tekrar saldırabilir, iyisi mi yere düştükten sonra gidip bir de üstüne üstüne basın. Oyunda yakın dövüş seçeneklerinden birisi “sinirle yerdeki izmariti söndürme” hareketi. Yerde canlı olduğuna inandığınız bir yaratık (bu bir insan cesedi de olabilir çünkü Necromorph’lar cesetleri canlandırabiliyorlar kendilerine benzetip) varsa yanına gidip ağır bir hamle ile ezebilirsiniz. Diğer yakın dövüş seçeneği ise yumruk oluyor. Bu arada oyunun eleştiri alan yanlarından birisi de yakın dövüşün ağırlığı, bence bu da olumsuz değil ve bilerek yapılmış bir tercih, böylece yaratıklara fazla yaklaşmamanız gerektiğini öğreniyorsunuz, eh zaten bir mühendisin de üçlü yumruk combo’su yapması beklenemez, attığınız bir yumruk neredeyse karakterimizin dengesini kaybetmesine neden oluyor, ancak indirdi mi de sağlam indiriyor Isaac.

     

     Oyunun en önemli ve en sevdiğim özelliklerinden birisi yüksek kan ve revan oranı. İlk başlarda ağır ve sakin geçse de oyunda ilerledikçe daha farklı türlerde, daha hızlı yaratıklar çıkıyor ve uzaktan saldırmak git gide zorlaştığı için kendinizi bir anda birkaç yaratık tarafından çevrilmiş ve etrafta kopan ve uçan kollar, bacaklar, kelleler ve fıskiye gibi saçılan kanlar arasında bulabilirsiniz. Oldukça vahşileşiyor oyun ilerledikçe. Dead Space, savaşın pek kolay olmadığı bir oyun, farenin hassasiyetini en üst seviyeye alsanız bile kamera dönüş açısı ve karakterinizin bu dönüşlere verdiği tepki hızı sizi zor durumda bırakmaya oldukça müsait olacak şekilde ağır. Omuz üzerinden yapılan üçüncü şahıs kamera ve bu gerçekçi ağırlık oyuna daha da gerginlik katıyor, kendinizi savunmasız ve o ağır elbisenin içinde hareket kabiliyetiniz kısıtlanmış hissediyorsunuz gerçekten. Ne kadar tetikte olursanız olun, ister geminin normal kısımlarında isterse de yerçekimsiz ortamlarda havada süzülürken her an bir yerden siz görmeden bir şeyler çıkıp size saldırabilir, tepki hızının düşüklüğü de mükemmel bir tat bırakıyor. Üstünüzde gerçekten de elli kilo ağırlığında bir zırh varmış gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Özetlemem gerekirse oyunun sizi aldatmasına izin vermeyin, bu Doom 3, Resident Evil 4 veya Gears of War değil, sizi çok daha zorlayacak bir oyun. Uyarıldınız.

     

     

     Oyunda ilerledikçe, Dead Space’in oynanış tarzının atmosferik özellikleri oyuncular Ishimura’nın içinde dolaştıkça yaşadıkları gerilimi yükseltiyor, miktar olduğu kadar dozajını da arttırıyor. Oyunda bol miktarda korkutma amaçlı “zıplatma” noktası var, bu konuda her klasik korku-gerilim filmi ve oyunu gibi aniden önünüze çıkan yaratıklar veya bir kapıyı açtığınızdan lap diye önünüze düşen cesetler Dead Space’in korku kısmını oluşturuyor büyük oranda. Ancak sanmayın ki oyun tümüyle bu tür ucuz numaralar ile korkutma amacı taşıyan bir emele sahip, tam tersine gerginlik yaratmak için çok daha fazla emek sarf edilmiş, bir kere her şeyden önce kötüden daha da kötüye giden bir durumun içindesiniz ve geri dönüş yok, haliyle karşınıza hep daha büyük ve kötü şeylerin çıkacağını biliyorsunuz, genellikle de karşınıza bir yaratık çıkmadan önce mutlaka sesini, çığlığını, hiç olmadı ayak seslerini duyuyorsunuz. Isaac kardeşin de kalp atışları hızlanıyor bu gibi durumlarda. Zaten yeni bir odaya, mekana girdiğinizde veya bir köşeyi dönerken öyle ya da böyle oradan yaratık çıkıp çıkmayacağını tahmin edebiliyorsunuz. İşin ilginç yanı bu sizi rahatlatmak yerine tam tersine korku ve gerilimi tüm oyuna eşit derecede yayıyor. Oyun içinde bir bilgisayar terminalini kullanırken veya oyunu kaydetmek için kayıt noktasına giderken bile aksiyon durmuyor, haliyle yaratılan bu atmosfer ve gittikçe kötüleşen durum şahsen bendenizi sırf korku ve gerilime adanmış oyunlardan daha memnun etti. Oyuna ilk başladığınızda, daha Ishimura’ya ilk adımı attığınızda bir şeylerin ters gitmekte olduğunu anlıyorsunuz. Etrafta dağılmış, aceleyle bırakılmış çantalar, kutular, kitaplar, alet edevat çalışmayan bilgisayarlar, kilitli kapılar hepsi size zaten en baştan gergin geçecek saatler vaat ediyor. Etrafta mürettebatın kaydettiği mesajları içeren sesli mesajlar, duyulan çığlıklar, günlükler, her ne olduysa oldukça hızlı ve vahşi olmuş. İlerledikçe gemide yaşananların ne kadar vahşet dolu ve dehşet verici olduğunu anlıyorsunuz, yerde duran kol ve bacaklar, duvarlara saçılmış kan, vücudu parçalanmış bir gemi mürettebatının kendi kanıyla duvara yazmaya çalıştıkları ve diğer kanlı sahneler sanki bir uzay gemisi değil de mezbahaya gelmiş gibi hissettiriyor insana kendini. Necromorph’ların işgal ettiği kısımlara geçince daha da karanlık bir hal alıyor durum, geminin duvarlarına, zeminine ve tavanına yayılmış etimsi, canlı dokulu o madde, sanki Zerg kovanı varmış gibi yakınlarda, üstelik kendine özel bir yaşam formu olduğu için nefes alıp verişini ve atan nabzını görüp duyabiliyorsunuz.

     

     

     Isaac Clarke bir yandan da bu görevi boyunca günlüğüne kişisel notlar almakta, bu geminin cehennem olduğunu, aklı olan ve canını seven kimsenin yanına bile yaklaşmaması gerektiğini söyleyip duruyor, oyunun kahramanı bile bu derece umutsuzken bizler nasıl hissedebiliriz ki? Bu yöntem de oyunun aksiyon yönü ile hikayesini dengelemek adına etkileyici olmuş. Hikayeden çok bahsetmek istemiyorum yeteri kadar bahsettim bile, oynamanız en iyisi olur. Bunca satırdır anlattığım korkunç sahneler dışında oyunda karşılaşacağınız çeşitli alıntı ve göndermeler var, özellikle korku severler ve önceden de dediğim gibi bilim kurgu severler önceki yapımlara ait bir çok imalı ve bilinçli benzerlik göreceklerdir. Solyaris, Alien dörtlemesi, Space Odyssey dışında Event Horizon, The Thing, Night of the Living Dead aklıma gelen diğer yapımlar oyunda bolca emeği geçen. Bu benzerlikler de sizi yanıltmasın, Türk usulü parodi yöntemi (GORA falan) değil çünkü uygulanan, tam anlamıyla türün önde gelen yapımlarına bir saygı duruşu ve size onları hatırlatacak ama suyunu da çıkartmayacak kadar ince ve dengeli göndermeler. Çünkü oyunun hikayesi ve yapısı, yönetimi, tasarımları gerçekten ince dokunmuş bir kumaş gibi, hem beklenebilecek düğümler ve sürprizler var hem de şaşırtacak ve merak uyandıracak olaylar var, neredeyse filmlerin en iyi yönlerini alıp birleştirmişler hatta. Oyunu oynadıkça sadece Ishimura’da neler olduğunu ve olayların temelinde yatan gerçekleri ve nedenleri görmüyorsunuz, aynı zamanda önünüze geliştirilebilecek ve kullanılabilecek bir evren koyuluyor, devamı gelecek ve bir çok açıdan farklı ürünlerini görebileceğimiz bir marka, bir seri. Bu oyundan daha kötü bir şey yapmadıkları sürece uzun ömürlü bir seri ile karşı karşıyayız diyebilirim.

     

     Buraya kadar oyun hakkında bir tek kötü bir şey söylemedim, söylenecek çok da bir şey olmadığındandı ve bir de bir korku-gerilim ve bilim kurgu oyunu olarak sundukları mantık çerçevesinde kalıyor, sırıtmıyor. Ancak oyuncuların en çok rahatsız olabilecekleri şeylerden birisi yerçekimsiz ortamlar. Gemi içerisindeki (ve bazen dışındaki) yerçekimsiz ortamlar biraz garip gelecektir, hareket etmek yerine yerçekimsiz bir ortamdan beklenileceği gibi zıplayarak ve boşlukta süzülerek ilerliyoruz buralarda. Ancak bazen gözünüze gayet mantıklı ve yakın gözüken atlanabilir noktalara bir türlü doğrudan ulaşamıyorsunuz. Doğrudan gitmek yerine yakında bulunan başka yerlere kısa atlayışlar yapıp çekirge misali hoplaya zıplaya ilerlemeniz gerekiyor böyle durumlarda. Çok büyük bir sorun değil, ancak neden böyle olduğunu dair mantıklı olabilecek bir açıklama da yok, haliyle insan kendini kısıtlanmış (kötü anlamda) hissediyor. Daha büyük bir sorun ise yerçekimsiz ortamlardaki kamera açısında yaşanabilen sorunlar. Sorundan çok takılmalar diyelim. Kamera bazen belirli bir perspektife sabitlenebiliyor, özellikle de bir duvarın veya tavanın üstündeyseniz. Bu kilitlenme durumunda da ne yazık ki bazen göremediğiniz, görmenize imkan olmayan yönlerden yaratıklar gelip saldırabiliyorlar. Görüş alanının dışında bir yerden gelen saldırı da insanı kızdırıyor haliyle.Tavsiyem kameranın oynamadığını gördüğünüz anda yer değiştirin, bu büyük olasılıkla kamerayı eski haline döndürecektir.

     

     

     Karşımızdaki oyun açık ve özgür oynanışa sahip değil, klasik bir yönelimi var oynanış konusunda ve bu da doğrusal olmaya itiyor sizi, tabii ki geminin farklı yerlerini keşfetmeye çıkabilirsiniz ama genellikle belirli bir yolu takip edeceksiniz. Hatta bunu güvence altına almak adına bir de görev yönü bulma sistemi var. B tuşuna bastığınızda bir sonraki görevinizin hangi tarafta olduğunu gösteren bir hologram beliriyor, tam olarak hem de. Hatta bunu göstermekle kalmayıp karakterin yönünü de otomatik olarak o tarafa çeviriyor. Haliyle birçok açık alanın olduğu bir yer beklemeyin. Gemi çok büyük olabilir ama içerideyken o kadar büyük gelmiyor. Bunun bir sebebi bahsettiğim üzere doğrusallık bir diğer sebebi ise sürekli yeni yerlere gitmiyor oluşumuz. Görevler sebebiyle daha önce ziyaret ettiğimiz bir kompartımana tekrar gitmemiz gerekebiliyor, aynı yolları birden fazla kez geçebiliyoruz, oyun içinde bunun gayet mantıklı açıklamaları var ve bir mühendis olarak zaten asıl amacımız gemiyi tamir edip kurtarmak olduğundan oradan oraya etrafı dolaşmak çok da yanlış bir şey olmasa gerek. Ancak bu ne yazık ki diğer bir yandan oyunun alanını daraltıyor. Bu oyunun genelinde olan bir şey değil, ve gerçekten devasa bölümler, yerler var geminin içinde, sadece ara sıra gelip giden bir his. Kötü demiyorum, zira oyunun bağlamı açısından son derece doğru. Sanırım oyunun türü ile ilgili zorunlu bir seçim. Bir oyunun kendisini takip ettiğini görmek insanı ister istemez kötü yapıyor. Neyse ki bu da öyle büyük bir sorun değil.

     

     Gelelim oyunun grafiklerine. Öncelikle buradan EA Redwood Shore çalışanlarına teşekkürlerimi iletmek istiyorum, bir yıldan fazla bir süre önce yaptığım sistemde bile maksimum yüksek grafikler ile hiçbir sorun, durakalama ve hata olmadan çalıştı oyun. Sistem dediğim de şu: AMD Athlon X2 X64 3800+, 2GB DDR2 800Mhz Kingston HyperX ve ATI Radeon X1950 Pro (512MB). Oyun sadece DirectX 9.0c desteğine ihtiyaç duyuyor. Yükleme süreleri olsun kare hızı olsun hiçbir sorun çıkmadı. Açıkçası sistemimde bu kadar sorunsuz çalışan fazla oyun görme fırsatım olmamıştı. Hoş, tabii bunun bir nedeni de oyunun bir FPS kadar hızlı ve bol düşmanlı olmaması ve genelde karanlık bir atmosfere sahip olması. Yine de böyle bir kullanıcı dostu optimizasyon tebriği hak ediyor. İster bir saat oynayın isterseniz bütün gün, Dead Space’in görselleri sizi kesinlikle etkileyecek. Detay, yüzeyler ve bol kanlı vahşet faktörü çok iyi. Silahların, elbisenin, oyundaki görsel ve sesli efektlerin ve hatta oyunun genel tasarımı çok güzel bir hava veriyor, atmosferi destekliyor, çoğu bilim kurgu yapımını ezip geçiyor konsept açısından. Upgrade sistemi ile gelişen zırh ve silahların görsel olarak de değiştiğini görmek zevkli. Yaratıkların detayı ve ateş ettiğini yere ve ateş tarzınıza göre dökülen kan ve kopan parçalar oyunun en çok övgüyü hak eden yönlerinden. Açıkçası korkunç ve iğrenç görünme konusunda Japonların yaptığı çoğu korku oyundan kat kat üstün Necromorph’lar. Oyundaki oyun içi arabirimin tamamen holografik olması ve pencere olarak çıkmayıp ekranı temiz tutmasını zaten söylemiştim. Bölüm tasarımları ve geminin farklı bölgelerindeki detay farklılıkları göze çok iyi çarpıyor, yoldan geçen birisi bile etrafa bir iki saniye baktıktan sonra oranın bir sağlık kabini mi, endüstriyel bir alan mı yoksa bir yaşam alanı mı olduğunu anlayabilir. Bu içinde sizden başka insan olmayan bu gemiyi neredeyse canlı kılıyor, insanların burada nasıl yaşadığını, neler yaptığını anlıyorsunuz.

     

     

     Dead Space hiç şüphesiz geceleri, ışığı kapatıp oynamayı isteyeceğiniz oyunlardan. Ses olsun görsellik olsun her türlü malzeme çok iyi kullanılmış ve tam oda sıcaklığında servis edilmiş. Ne çok yakıyor ne de çok soğuk. Denge ve hikaye konusunda hem bu kadar vahşet dolu olup hem de bu kadar mantık gösterebilen çok oyun yok doğrusu. Dead Space birini yaparken öbürünü bozmadan yapıyor ne yaparsa, taviz vermiyor. Oyun PC, X360 ve PS3 için çıktı, PS3 kısmını doğrusu test edemedim, ama PC ve X360 üzerinde gayet eşit oynanıyor. Hatta isterseniz PC’de bir X360 oyun kolu ile oynayabilirsiniz. Kimileri bunu tercih etmek isteyecektir çünkü oyunun konsol tabanlı bir havası var özellikle kamera ve kontroller açısından. Ancak PC oyuncuları klavye+fare kontrol şemasında pek zorlanmayacaktır, ilk beş dakika sonrasından en azından. Hatırlatmam gereken bir nokta da her canınız istediğinde oyunu kaydedemiyorsunuz, bunun için duvarlarda sabit belirli kayıt noktaları var. Bir tanesinde oyunu kaydedip ileri devam edip sonra tekrar geri geldiğinizde kaydedebiliyorsunuz (tabii arada bir kapı kilitlenmemiş veya geminin o kısmında bir hasar meydana gelmemişse).

     

     

     Toparlamak gerekirse, Dead Space onu tanımlayabileceğiniz her türün hakkını elinden geldiğince veriyor, ister bilim kurgu olsun ister hayatta kalmanın hedef olduğu tarzdan bir korku-gerilim olsun, hikayesi ve aksiyonu öyle dengeli ki hepsine yeterli ilgiyi ve zamanı ayırabiliyor. Atmosferik kalitesi son derece güzel, ses ve görüntü çok iyi kullanılmış ve istediği zaman sizi öyle güzel korkutabiliyor ki şaşırıyorsunuz. Oyunda hoşunuza gitmeyebilecek, diğer oyunlara benzemeyen yönler olabilir, bunlardan bahsettim, ve hepsinin bilinçli alınmış kararlar olduğunu ve oyuna olması gereken hissi vermek için kullanıldığını söyledim, haliyle “burası olmamış” diyebileceğim bir yer bulamadım. Bir başlangıç oyunu ve yeni bir oyun, ileride çok daha sağlamlaşacağını düşünerek EA’in ara sıra güzel oyunlar da yapabildiğini gördüğüm için ayrı bir sevinçle sizlerden burada ayrılıyorum. İyi oyunlar.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Far Cry 2

Yazan: admin Tarih: Haz 28th, 2009 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri

 

 

Biz oyuncuların bazı özel anları vardır. Ve bu anlara özel oyunlar. İşte Far Cry bunlardan bir tanesi. Hayır Türkiye’nin gururu oluşundan bahsetmiyorum. Oynarken bize hissettirdiği o enfes duygulardan, verdiği değişilmez tattan bahsediyorum. Fazlasıyla tatmin edici oynanabilirliği bir yana, Crytek’in bizlere bahşettiği etkileyici ada tasarımlarıyla mükemmel birçok şeyi bir oyunda tadabilmiştik. Ve hala o harika manzaralarla etkileşimi unutamadığınızdan eminim. Ve özlediğinizden de. Sizlere biraz sonra anlatacağım yeni Far Cry oyunu, özlediğimiz manzaraları veremese de, Far Cry’ı ilk oynadığımızda hissettiğiniz heyecanı vermeye çok yakın. Half-Life ve Doom 3 arasında gidip gelen süreçte, karşımıza çıkan, görselleriyle dikkatleri üzerine çeken ardından çıkışıyla birlikte efsaneleşen Far Cry uzun yıllar sonra ekranlarımıza konuk oluyor. Ancak bir takım farklılıklarla. Öncelikle seriyi takip edenlerin bileceği üzere CryTek ve Ubisoft yollarını ayırmışlardı. Bu yüzden yeni Far Cry oyunu Crytek’in hünerli ellerinden uzak. Hatta bu ayrılış oyuncuların arasında Far Cry’ın “üvey evlat” ismini almasına da bizzat sebep olan şey. Oyuncular bu yakıştırmayı yapmışlardı ama unuttukları bir şey vardı, Ubisoft kendini kanıtlamış başarılı bir firma ve yaptıklarıyla her daim güven veriyor. Nerden mi biliyorum? İşte kanıtı…
     
     Afrika güneşinde insan avı
     
     Far Cry 2’yle ilgili teknik detaylara geçmeden önce bir hususa değinmek de fayda var. Yeni oyunun adı Far Cry olmasına rağmen ilk oyunla tek bağlantısı sadece ismi. Yani senaryo bakımından ilk oyunla hiçbir bağlantısı bulunmuyor. Hatırlarsanız ilk oyunda (unutmak ne mümkün!) bir adada geçen olağanüstü olaylar arkasındaki sır perdesini aralamaya çalışıyorduk, hatta en sonunda aralamıştık. Yeni oyunda ise senaryo tamamen farklı. Şöyle ki, Afrika’da kutuplaşmalar olmuş ve neticesinde AFLL ve APR adında iki grup ortaya çıkmış. Bu iki grup ortada karışıklık yarattığı gibi “The Jackal” adındaki bir silah tüccarı bu gruplara silah temin ederek Afrika içerisinde bir iç karışıklık ortaya çıkarıyor. İşte bizim yapmamız gereken bu adamı devre dışı bırakmak. Görüldüğü gibi oyunumuz senaryo bakımından ilk oyunla hiçbir konuda bağdaşmasa da, seçilen konu ilk Far Cry oyunu gibi Amerikanvari olma özelliği taşıyor. Bu tür konular her zaman ilgimi çekse de, pek yaratıcı olmuyor maalesef. Zaten senaryonun ilerleyen bölümleri söylediğimi doğrular nitelikte. Çünkü bir süre sonra Far Cry 2 senaryosu oldukça tekdüze bir hale gelebiliyor. Far Cry 2 açılış ekranında bol aksiyonlu bir videodan sonra menüsüyle karşılaşıyoruz. Oyunumuz menüsü bakımıyla sade gibi gözükse de, defter şeklindeki butonları ve buna hitaben efektleriyle oldukça hoş bir görünüme sahip. Menüde yer alan New Game seçeneğine tıkladıktan sonra bizden bir karakter seçmemiz isteniyor. Oldukça geniş bir seçim sunan karakter seçme ekranında dokuz karakterden herhangi birini seçerek oyuna başlıyoruz. Ayrıca unutmadan şunu da belirtelim; seçtiğiniz karakterin oyunun gidişatına yani senaryoya herhangi bir etkisi bulunmadığı gibi aralarında da önemli farklar yok. O yüzden siması hoşunuza gideni seçerek oyuna başlayabilirsiniz. Far Cry 2’nin en çok merak edilen yönlerinden birinin grafikleri olduğunu bildiğim için sizleri daha fazla bekletmeden ilk olarak grafiklerle ilgili detayları aktarmak istiyorum. Ancak bilgilere geçmeden önce kalıplaşmış bir takım kıyaslamaları hafızanızdan silmenizi tavsiye ederim. Nedir bu kıyaslama? Tabi ki Far Cry 2 ve CrySis Warhead grafikleri arasındaki kıyaslamadan bahsediyorum. Bu kıyaslama masum gibi gözükse de aslında hiç de adil değil. Çünkü Crytek oyunlarda grafiğe vermesi gerekenden fazla değer veriyor ve elindeki teknoloji çok üst sınıflarda ve oyun üreticilerinin tümü bunu kabul etmiş durumda. Bu yüzden Far Cry 2’nin grafiklerini CrySis’le kıyaslamak hata olur. Tam tersine kafanızdakileri silip Far Cry 2 oynamaya başlarsanız Far Cry 2’nin grafiklerine daha çabuk alışırsınız. Alışırsınız diyorum çünkü grafikler ilk oyuna göre çok farklı. Bildiğiniz gibi Far Cry PC’de doğan bir yapım. Ancak Far Cry 2 grafikleri fazlasıyla konsolcu bir bakışla hazırlanmış. Bu yüzden alışmanız biraz zor olacaktır. Hatta açıldığında “doğru oyunumu oynuyorum?” diye de düşünebilirsiniz, anlarım halinizi. Far Cry 2 grafikleri yeni nesilde olması gereken grafik standartlarının çok çok üstünde. Çevredeki tüm nesneler, binalar, barakalar ve araçlardaki tasarımlar fazlasıyla başarılı olduğu gibi çok gerçekçi hazırlanmış. Örneğin oyundaki bir arabanın tasarımı bir FPS oyununda ikinci plana atılması beklenirken tam tersine başarılı bir şekilde hazırlanmış. Dediğim gibi çevredeki binalar ve objelerin tasarımları gayet başarılı. Benim dikkatimi daha çok çeken silah tasarımları oldu ve neredeyse gerçek silahlarla oynadığı düşündüm. Silahların gerek çizilişleri, gerek seçilen renk ve dokular tam kıvamında olmuş. Oynarken bu sebeple ayrı bir tat aldım. Hatta silahlara bakakaldığım ve bu yüzden öldüğüm de oldu. Oyundaki bir diğer grafik başarısı da karakter modellemeleri için geçerli. Karakter tasarımları aynen beklediğim gibi başarılı olmuş. Çevredeki düşmanların suratları birbirini çok az tekrar ettiği gibi yüz tasarımları gayet başarılı. Mesela bizi gördüklerinde telaşa kapılıp, şaşırmış bir yüz ifadesi çıkarıyorlar. Bunun dışında Afrika insanına uygun modellemeler görmek de sevindirici. Gelelim çevredeki bitki örtüsüne. Bildiğiniz gibi Afrika Kıtası bitki örtüsü bakımından pek de zengin sayılmaz. İşte bu yüzden çevredeki tasarım otlar, ağaçlar ve kum tanelerinden ibaret. Bunun sonucu olarak da çevreye fazlasıyla sarı ve kahverengi arasında değişen renkler hakim. Bu zamanla sizin açınızdan sıkıcı olabilir zira sitemiz editörlerinden Onur “holy damien” bundan şikâyetçi durumda. Buradan Onur’a ve siz okurlara sesleniyorum; bu durumu görmezden gelmek zorundayız, çünkü seçilen bölge Afrika ve yapılacak pek fazla bir şey yok. Tam tersine bu noktada bahsedilmesi gereken şey Ubisoft Montreal stüdyolarının Afrika’yı bu kadar iyi bir şekilde oyuna aktarmış olmaları. Gerçekten de, Afrika ortamını bizlere en iyi şekilde sunmuşlar. Ama yine de bir konuda sitem etmek gerekirse, sanırım bu grafiklerin PC’de doğan bir oyuna göre fazlasıyla konsolcu hazırlanması olabilir. Bu benim ciddi anlamda canımı sıksa da, grafiklerin büyüsüne kapılık unuttum bile. Son olarak oyundaki gölgelendirmeler ve ışıklandırmalardan bahsedeyim; oyundaki cisimlerin gölgelendirmesi bilhassa çok başarılı. Bir araçla giderken yolu üstüne bir ağacın ya da objenin gölgesinin düşüşü gayet başarılı. Sonuç itibariyle Far Cry 2 grafikleri özünden kopmuş olsa da, başarılı motoruyla bizlere kendini sevdirmeyi başarıyor. Öte yandan, gerek modellemeler, gerekse Afrika’nın başarılı bir şekilde yansıtılmasıyla Far Cry 2 grafikler konusunda övgüyü hak ediyor.
     

     

     

Yeni yeni tatlar, atmosferi ikiye katlar

     

     Oyunda ilerlerken kullanabileceğimiz GPS sistemiyle hazırlanmış haritamız mevcut. Bu harita üzerinde işaretli noktalara giderek görev bölgelerine kolayca ulaşabiliyoruz. “5” tuşuna basarak ekranda beliren haritamız GPS sistemi sayesinde gideceğimiz güvenli yolları, arkadaşlarımızı gösterdiği gibi harita üzerinde yer alan silah dükkanları ve para bulabileceğimiz tüm noktaları gösteriyor. Önemli bölgelere yaklaştığınızda ise GPS’den yanan ışıklar ve sesler beliriyor. GPS sistemini kullanırken yararlanabileceğimiz Monocular Dürbünü yer alıyor. Bu dürbün sayesinde etrafta geniş çaplı bir gözetleme yapabiliyor, saklı ve gizli olan birçok şeyi rahatlıkla bulabiliyorsunuz. Oyundaki harita devasa olarak adlandırabileceğimiz cinsten. Çünkü oyunda geçen mekan tam olarak 50 km2. Bu yüzden GPS sisteminin geliştirilmiş olması çok mantıklı olmuş yoksa bu koca haritada kaybolabilirdik. Oyunda görevlere ulaşırken kullanabileceğimiz araçlar da mevcut. Jeep, hummer, tekneler ve arabalar görevlere ulaşmada bizlere kolaylık sağlıyor. Birçok FPS’de olduğu gibi Far Cry 2’de de araçların üzerinde çeşitli silahlar mevcut. Tabi ki bu silahlar o araca özgü silahlar ve aracı kullanırken ateş etmek de mümkün. Bu noktada hem sürüşlerde hem de ateş ederken araç kullanmak oldukça basit ve kullanışlı hazırlanmış, sıkıntı yaratmıyor. Ayrıca Far Cry 2 GPS sisteminden sonra değişik bir özellik daha oyuna eklemiş; çevredeki bozuk arabaları yanımızda bulunan tamirat aletleri sayesinde tamir edip kullanışlı hale getirebiliyoruz. Üstelik arabanın bozuk noktasını açtığımızda da arabanın motorundan aküsüne kadar birçok şeyin detaylı olduğunu görüyoruz. Bu özellik de iyi düşünülmüş, hoş bir fikir olarak gözümüze çarpıyor. Araçlarla ilerlerken GPS’den gelen sesler sayesinde çevredeki işimize yarar birçok şeyi bulabiliyoruz. Bunların en başında bir çanta içerisinde yer alan elmaslar geliyor. Elmasların oyundaki önemiyse, bizlere para anlamında. Harita üzerinde yer alan silah dükkanlarından yeni silahlar alırken ya da daha farklı şeylere ihtiyaç duyarken elmasları kullanıyoruz. Elmasları mantıklı kullanmak da çok önemli aslında. Zira bazı bölümleri elimizde var olan silahlarla geçmek mümkün olmuyor silah almamız gerekiyor ya da can barımız azaldığında ilaç almak zorunda kalıyoruz. Bu durumlarda elmasları kullanmamız gerekiyor. İşte bu yüzden elmasları har vurup harman savurmayın. Aksi halde ortada öyle kalakalırsınız. Elmasların silah alırken işe yaradığından bahsetmiştim. Şimdi birazda oyunda yer alan silahlardan bahsedeyim. Oyunda aynı anda en fazla dört silah taşıyabiliyoruz. Bu yüzden yeni silah taşımak istediğinizde mecburen bir tanesinden vazgeçmeniz gerekiyor. Oyunun silah yelpazesi oldukça çeşitli. Tabancalar, sniper’lar, makineli tüfekler, pompalı tüfekler, bazukalar, Molotof kokteyli, C4 patlayıcılar ve hatta alev silahı dahi bu yelpaze içerisinde. Bunun dışında daha önce de dediğim gibi araçlar üzerindeki silahlar, çevredeki ağır makineliler ve sürpriz niteliğindeki özel silahlarlar mevcut. Silah kullanımı fazlasıyla gerçekçi. Bazuka kullanırken “tutukluluk” adını verdiğimiz durum gerçekleşiyor. Onun dışında sniper kullanmak oldukça rahat ve kullanışlı.  

     

     

     Far Cry 2 GPS sistemi ve araç tamiratından sonra, daha değişik tatları da bizlere sunuyor. Mesela bir düşman tarafından vurulduğunuzda mermiyi vücudunuzdan çıkartabiliyorsunuz. Ne kadar hızlı davranırsanız o kadar başarılı olmanız da mümkün. Bunun dışında vurulduğunuzda sargı çantanızdan sargı bezleri çıkarıp yaralı bölgeyi sarıp iyileşebiliyorsunuz. Tabi sargı tamamlandıktan sonra can barınızda artış gösteriyor. Bu yönüyle Far Cry 2’yi çok sevdiğimi söyleyebilirim. Zira diğer oyunlarda olduğu gibi biraz bekleyerek can barının düzelmesi gibi saçmalıkta ortadan kaldırılıyor. Hem daha gerçekçi bir oynayış sunuluyor. Kayıt sistemine gelince genelde yeni bir tat olmasa da ilk oyunda olmayan kayıt özelliği de oyuna eklenmiş. Artık istediğimiz noktada oyunu kaydedebiliyoruz. Bu önemli eksinin de düzelmesi çok iyi olmuş. Bunu dışında çevreyle etkileşim eldeki FPS’lere göre dengeli olmuş diyebilirim. Birçok objeyle doğrudan etkileşim mümkün. Hatta lav silahı aracılığıyla çevredeki otları dahi yakabiliyoruz. Hatta otların yanması dahi çok gerçekçi olmuş. Lavı gönderir göndermez yanmak yerine 4-5 saniyede bir yanmanın büyümesi hoş olmuş. 4-5 saniye olması gayet normal yoksa dakikalarca kim bekleyecekti. Hazır yanma efektine değinmişken patlama efektine de değineyim. Zira grafiklerden bahsederken sanırım bun konuyu atladık. Patlama efektleri aslında beklediğim kadar iyi olmadı. Çünkü diğer oyunlarda gördüğüm o harika patlamalardan sonra Far Cry 2 biraz gözüme düşük geldi. Yanlış anlaşılmasın kötü değil hatta başarılı ancak daha iyisi olabilirmiş. Patlama efektleri ortamdan çabuk kayboluyor ve yaptıkları etkiler çok düşük. İşte bu yüzden diğer oyunlara göre daha düşük bulduğumu söyledim. Ama yinede jeep’lerin patlaması ya da bir köprünün patlaması ortalama seviyelerde.

     

     

     Far Cry 2’de oldukça kullanışlı olan arkadaşlık sistemi mevcut. Bu sistem şu şekilde işliyor; karşı guruplardan ele geçirdiğimiz düşmanlara karşı iyi tavırlar sergileyerek ya da gittiğimiz yerlerdeki halkın bizden istediklerini yerine getirerek dost kazanabiliyoruz. Peki dostların bize katkısı ne diye soracak olursanız onu da bir çırpıda açıklayayım. Oyundaki dostlarımızı GPS sistemiyle bularak yanlarına gittiğimizde bize para, saklanacak yer, ilaç ve mermi yardımı yapıyorlar. Merminiz mi yok, ilacınız mı bitti hatta sohbet edecek adam mı arıyorsunuz? Açın GPS’i gidin dostlarınızın yanına. Dertlerinizin çaresi onlarda. Oyunda ilerlerken bize verilen görevlerden de sizlere bahsedeyim. Oyundaki görevler ilk olarak harita üzerinde gezinirken çevre karşılaştığımız insanlardan geliyor. Bu görevleri yaptıkça zamanla telefon aracılığıyla, bazen istenilen bölgelere gidilerek, bazen de yüz yüze görüşmelerle veriliyor. Bize verilen görevlerse pek fazla çeşitlilik taşımıyor. En heyecanlı görevler genellikle çete başlarını ve elemanlarını öldürmek. Bu bölümlerde çatışmalarla aksiyon hat safhalara çıkıyor. Bunların dışında barakaları, köprüleri ve araçları patlatmak, önemli kişilerle görüşmek ve bazı şeyleri zamanında yapmaktan oluşuyor. Gördüğünüz gibi görevlerde pek fazla çeşitlik bulunmuyor. Zaten oyunun en büyük eksilerinden birini bu oluşturuyor. Görevlerin çeşitlenmeyişi zamanla oyunu tekdüze bir hale getirip monotonlaştırabiliyor. Bu yüzden oyun zamanla fazlaca sıkıcı olabiliyor. Üstelik Far Cry 2 yan ve ana görevlerle birlikte 30 saati bulan bir oynanabilirliğe sahip. Açıkçası her zaman oyunların oynayış süresinin kısa oluşundan yakınırız. Sanırım bu sefer de uzun olduğu için yakınacağız. 30 saatlik oyun süresi içerisinde yapacağımız görevler içerisinde daha önce de dediğim gibi aksiyonu bolca yükselten bölümlerde var. Bilhassa çete başlarını öldürürken küçük bir birliğin içine dalmak ve benzersiz çatışmalara katılmak oyunun atmosferini güçlendiriyor. Bu görevlerde çete başı birçok kişi tarafından korunduğunda mutlaka bir taktiğe ihtiyaç duyuyoruz ve bu taktiği belirlemek tamamen bize ait. Bu yönüyle Far Cry 2 oyuncuya hoş bir serbestlik sunuyor. Ayrıca düşmanlara saldırırken istediğimiz noktadan istediğimiz şekilde saldırabiliyoruz. Ancak saldırırken gizlilikten ve taktikten yoksun saldırmak büyük hata olacaktır. Çünkü düşmanların yapay zekası oldukça güçlü. Bu yüzden çevredeki objelerin, kulübelerin ya da ağaçların arkasına saklanarak saldırmak daha mantıklı. Zira yoksa yüksek tutulan yapay zekanın kurbanı olabilirsiniz. Yapay zeka demişken gelişmiş yapay zekayı atlamak olmaz. Birazda yapay zekadan bahsederek izninizle ses ve müziklere geçmek istiyorum.

     

     

     

Ne düşmanlar gördüm, ama böylesini asla…

     

     Yapay zeka oyunun en önemli artılarından biri bunu belirtmek de fayda var. İlk oyundaki yapay zeka zaten iyiydi. Ancak Far Cry 2 ile bayrak biraz daha ileriye taşınmış. Düşmanlar oldukça zeki bir hale gelmiş. Mesela ilk oyunda yapay zeka bazen kontrolden çıkabiliyor ve düşmanlar amaçsızca üstümüze gelebiliyorlardı. Far Cry 2’de bu durum rahatlıkla aşılmış. Düşmanların tamamı taktiksel davranıyorlar. Gizliliğe önem verdikleri gibi nişan alma konusunda da çok başarılılar. Açık hedef olduğunuzda kolaylıkla sizi vuruyorlar. Bunlar bir kenara düşmanların zeki olduğunu asıl her türlü ses ve tıkırtıdan harekete geçtiklerinde anladım. Mesela bir elmas ararken GPS’i açık unuttuğumda sesi duyan askerler direk çevrede arama yapmaya başladılar. Aramaya başlayınca da öyle birkaç saniyede ya da o bölgede bir iki gezinip sizi unutmuyorlar. Eldeki FPS’lere göre oldukça uzun bir süre çevreyi araştırıyorlar. Bunun dışında silah sesi, ayak sesi ve buna benzer durumlarda hemen başınıza üşüşüyorlar. Tabi bu durumlarda o bölgeye hızlıca koşarak gitmek yerine daha tetikte geliyorlar. Bu da yapay zeka adına önemli bir artı. Bunlara ek olarak bölgelerin birçoğunda devriye askerleri yer alıyor ve sürekli çevreden geleni geçeni gözlemliyorlar. Bir yabancı ya da tehlikeli bir durum hissettiklerinde hemen yanınıza geliyor ve size saldırmaya başlıyorlar. Bu yönüyle de yapay zekanın ne kadar kuvvetli olduğunu görüyoruz. Sonuç olarak yapay zekanın sürekli kontrolde oluşu ve tökezlememesi oyunun atmosferine ve geneline büyük ölçüde yansıyor ve görevlerden yana monotonlaşan yapıya olumlu yönde katkı sağlıyor.

     

     

     

Sesler ve müzikler

     

     Gelgelelim Far Cry 2’nin harika özelliklerinden birine. Müzikler oyunda çok başarılı seçilmiş. Özellikle Afrika halkına hitap eden müzikler çok gerçekçi olmuş ve oyunun işleyişine ve yapısına uygun hazırlanmış. Savaş anlarında ve daha birçok bölümde etkisini hissettiren müzikler bizi daha çok havaya sokuyor. Bu sebeple oyundaki müziklerin seçimini ve uygulanışını çok başarılı buldum. Seslendirmeler ise ortalamanın üzerinde olmuş. Karakterlerin ses tonları iyi seçildiği gibi diyaloglarda geçen birçok cümle oyunun bulmacalarını çözme konusunda bize büyük katkı sağlıyor. Son olarak silah seslerinin ve patlamaların başarılı olduğunu söyleyerek bu konuya da noktayı koyuyoruz.

     

     

Final Bölümü

     

     Far Cry 2 uzun zamandır beklediğimiz ender oyunlardan biriydi. Özellikle ilk oyunun üzerimizde yarattığım etki bu denli beklememizde en büyük sebep. Peki beklediklerimizi alabildik mi? Sonuna dek diyemesem de çoğu konuda beklentilerime karşılık buldum diyebilirim. Tabi ki Far Cry 2 uzun oyun  süresi ve sınırlı görev çeşitliliği yönüyle monotonlaşıp, tekdüze bir yapıya dönüşebiliyor. Ama içerisindeki farklı tatlar ve oyuncuya sunulmuş yeni detaylar ve üzerine eklenen başarılı Afrika tasarımı, devasa haritası ve çok güçlü tutulan yapay zekasıyla kesinlikle oynanmayı hak eden bir yapım. Belki ilk oyunun yarattığı havayı yaratamayacaktır ancak çevredeki birçok oyundan üstün olduğu su götürmez bir gerçek. Az çok FPS seven, Far Cry hayranı olan ve bu türe adım atmaya başlayacak herkes gönül rahatlığıyla alıp oynamalı.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Civilization IV: Colonization

Yazan: admin Tarih: Haz 28th, 2009 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri

 

Yeni bir oyunun çıkması oyuncuları sevindiren bir şeydir, ancak bir kesim var ki onları daha sevindirip heyecanlandıran şey eski dostları olan nostaljik bir oyunun yeniden canlanıp karşılarına çıkmasıdır, eski oyunculardan bahsediyorum, 8-bit dönemine canlı tanıklık yapmış olanlar, Microprose ismini duyunca neşeyle karışık hüzün duyanlar, stratejiyi gerçek zamanlı değil ilk olarak metin tabanlı sıralı olarak öğrenenler. Sevinin dostlar gün sizindir, bir klasik daha mezarından uyandırılıp aramıza geri döndü, hoş geldin Colonization, on dört yıl uzun bir süre, seni özlemiştik gerçekten. Ne zamandır yeni kıtayı birlikte paylaşmaya uğraşmamıştık. Ne zamandır karmaşık üretim zincirin ile beni hapsetmemiştin. Ne zamandır acımasız vergilerin ile ekonomik büyümeme sekte vurmamıştın. Ne zamandır sonu gelmeyen ordularında yerleşim birimlerimi yıkıp geçmemiştin. Ne zamandır birlikte geceyi gündüze katıp birlikte vakit geçirmemiştik. Yıllar sonra yeni nesil uyumluluğun ve parlatılmış grafiklerinle geri döndün ve bir kez daha geceyi gündüze katıp başladık seninle saatlerce sürecek zevkli kayıplara ve zoru başarmalara.
     

     

     Oyunun garip isimlendirme tercihi sizi yanıltmasın, Sid Meier’s Civilization IV: Colonization bir genişleme paketi gibi gelebilir size ama sizi temin ederim değil, kısaca Colonization olarak bahsedeceğim yapım 1990’lara damgasını vurmuş strateji oyunlarından birisi olan 1994 tarihli Colonization’ın yeniden yapılmış hali (gavurlar buna “remake” derler). Firaxis’in gerçekleştirdiği bir başka Sid Meier yeniden yapımı olan Pirates! ile benzer olarak yeniden yapımların yapabildiği birkaç ufak tefek şeyi yapıyor Colonization:  oyunun orijinal mekaniklerini ve karakterinin cazibesininden fedakarlık etmeden genel sunumu ve arabirimi stilize bir şekilde günümüz şartlarına uygun olarak düzenlemek. Bu uzun cümleyi basitçe tekrar edecek olursam da, oyunu makyajlamak. Eski Colonization’ın ve genel anlamda 90’ların Sid Meier oyunlarının fanıysanız bu Colonization’ın güncellenmiş görünümünü ve hissini seveceksiniz. Daha önce hiç Colonization oynamadıysanız da, tasarımı ve oynanışı günümüze göre sırıtmayan bir sıra tabanlı strateji oyunu göreceksiniz.

     

     Colonization, Civilization IV’ün genişleme paketi değil dedik, ama Firaxis’in bu ismi koymasında bir gerçeklik de yatıyor sebep olarak. Colonization, Civ4’ün üstüne yerleştirilmiş bir oyun, geniş çaplı resmi bir modifikasyon/senaryo da diyebiliriz, elbette farklılıklar var ancak Civilization IV oynayanlar kesinlikle yabancılık çekmeyeceklerdir. Dediğim gibi, aynı grafik ve oyun motorunu kullanıyorlar. Colonization, esasen Civilization’ın tek bir yönüne odaklanıp, onu alıp kendi oyununa dönüştürüyor. Oyuncular olarak Avrupalı kaşifler olarak başlıyoruz oyuna, tek bir gemi ile henüz keşfedilmemiş (ve sömürülmemiş) yeni bir kıtanın sahiline geliyoruz. Karaya adım attıktan sonra yerleşimcileriniz yeni bir yerleşim yeri kuruyor ve ham maddeleri topraktan çıkartmaya başlıyor. Oyunun kaynak yönetimi Civilization’lardan biraz farklı. Yerleşim birimlerinin beslenmesi, idamesi ve büyümesi için “Food”, “wood” ve “ore” kaynaklarımız var, yani besin, kereste ve  maden. Kürk, şeker ve tütün etraftan toplanıp son ürünlere çevrilerek Avrupa’ya gönderiliyor veya dost yerli halklar ile ticarette kullanılıyor. Yerliler sizin yerleşimcilere yeni işler ve yöntemler öğretebiliyor ve böylece bu topraklara has kaynakları daha iyi işleyip daha iyi ürünler çıkartabiliyorlar. Üretim ve kaynak dengesi bu oyunda biraz daha ön planda Civ4’e göre, besin herkesin ihtiyacı olan ancak çok fazla kişi tarafından üretilmeyen bir kaynak olduğu için elinizdeki her yerleşim birimini neyi nasıl üreteceği konusunda ayarlamanız gerekiyor. Yerleşim birimlerinin belirli ürünlere ve kaynaklara odaklanıp farklı alanlara yönelmeleri ve belli işlerin birimler arasında dağıtılması önemli oldukça. Mikro yönetim oyunda kaynak yönetimi ile yapılıyor çoğunlukla. Bu sebeple oyuncuların öncelikleri konusunda oldukça zor kararlar vermesi gerekiyor. Ham madde ve son ürünler arasındaki en ufak dengesizlik bile sistemin çökmesine neden olabilir, her daim en tepede olmak durumundasınız.

     

     

     Yerleşim birimlerinizde yeteri kadar besin maddesi varsa artık yeni işlerin başına geçebilecek yeni yerleşimciler üretmeye başlayabilirsiniz. Belirli bir alanda uzmanlaşmış işçileri isterseniz eski dünyadan çağırıp kiralayabilirsiniz. Kolonilerinizde oluşturduğunu yüksek ve çekici dini ortam da eski dünyadan yerleşimci ve işçileri cezbedip onları size çekebilir. Yerli halklar arasında kurulan misyonerlikler sayesinde de yerli işçiler sizin kurduğunuz yerleşim birimlerinde yaşamaya karar verebiliyorlar.Nüfusunuz arttıkça dışarıya yeni koloni yerleşimcileri gönderip yeni yerleşim birimleri kurup yakınlardaki kaynaklardan faydalanmaya başlıyorsunuz. Kaynaklar ve birimler arasında kuracağınız yollar ve vagon konvoyları ham madde ve ürünlerin taşınmasında size yardımcı olacaktır, böylece ham maddeleri ihtiyacı olan endüstrilere taşıyarak son ürünleri ticaret yapılan şehirlere kolaylıkla taşıyabilirsiniz.

     

     Colonization, Civilization geleneğini sürdüren bir oyun, haliyle de sadece üretim bandı ve kaynak yönetimi ile uğraşmayacaksınız. Yerli kabilelerin hepsi size dostça yaklaşmıyor, bazıları ise onlara karşı olan davranışlarınıza göre size karşı düşmanlık beslemeye başlayıp kendi topraklarına git gide yaklaşan yerleşim birimlerinizden ve kaynaklarını tüketmenizden kıllanıp size saldırabilir. Ayrıca bu yeni kıtanın yeni fırsatlarından faydalanmak isteyen bir tek siz değilsiniz, başka Avrupalı güçler de oyunda ve kendi kolonilerini kurmakla meşguller.  Sonuç olarak öyle ya da böyle, nadir bulunan kaynaklar ve topraklar için mücadele etmek zorunda kalacaksınız. Kolonilerinizin güvenliği için de bazı yerleşimcileri asker olarak görevlendirmeniz ve nasıl savaşılacağını öğrenmeniz gerekiyor.

     

     

     Oyunda ilk safhayı atlatıp üretiminizi arttırdıkça bağlı bulunduğunuz ülkenin Kral’ı sizden git gide her seferinde daha fazla pay talep edecek. Eğer taleplerini karşılarsanız sürekli olarak daha az kazanıp, kazandığınızın daha büyük payını anavatanınıza yollayacaksınız. Ara sıra protesto edip gönderemezlik yapabilirsiniz ancak bu ekonomik potansiyelinizi kısıtladığı gibi kralı da kızdırıyor. Oyunun ilk yarısında yerleşimlerinizi ve kolonilerinizi büyütmeye odaklanıp ham madde ve son ürünler üretmeye çabalarken bir yandan yerli halkı mutlu etmeye ve diğer yandan elinizdekileri korumaya çalışırken aynı anda kralı da memnun etmek için sürekli olarak vergi ve ürün yolluyorsunuz. Bu böyle gitmez sonsuza kadar, artık kraldan ve ülkenizden ayrılıp bağımsız bir ülke kurmanın vakti geldi bu yeni topraklarda, hazırlanın, bağımsızlık savaşınız başlıyor.

     

     Civilization oyunlarında çeşitli zafer koşulları bulunurken, Colonization’da oyunu zaferle bitirmenin tek yolu bu isyan hareketini başlatıp başarılı olmaktan geçiyor. Oyunun tek zafer koşulu bu. Belirtilen süre içerisinde özgürlüğünüzü kazanıp bağımsızlığınızı ilan edemezseniz, ne kadar zengin ve varlıklı olursanız olun, ne kadar büyük bir koloniniz olursa olsun, yerliler ile ne kadar iyi ilişkiler kurarsanız kurun kaybediyorsunuz. Kralınız o kadar agresif ve talepkar ki en iyi huylu, sakin ve mülayim oyuncu bile bir yerden sonra “yeter ulan” deyip isyan bayrağını açacaktır. Ezici vergiler, gelir payları, üretimden talep ettikleri ve bir de üstüne askeri gücü ile tehdit etmesi  sonucunda yapacağınız devrim ve kurtuluş savaşı sadece bir zafer koşulu olmaktan çıkıyor, aynı zamanda oyuncunun omuzlarına koyulan ağır yük sayesinde duygusal  ağırlığı da bulunan bir kişisel isyana dönüyor. Oyunun sadece bir yolla, isyan ve savaş ile bitirilebiliyor oluşu daha düşük çatışma ortamları ile biten Civ4’ü beğenmeyen askeri strateji sevenleri memnun edecektir.

     

     

     Oyunun başında Civilization’da alışık olduğumu gibi onlarca ülke yok seçecek, sadece dört ülke var; İspanya, İngiltere, Fransa ve Hollanda. Her ulusun farklı özellikleri olduğundan bu özellikle ekstra olarak oyuna yansıyor. Hollanda ticarete ağırlık verdiği için ticari alanda başarıya yatkın. İspanyollar ise çelik ve barut ile sömürge etmeye alışık oldukları için askeri alanda başarıya yatkın. Fransa ise diplomatik alanda başarılı. İngiltere olarak başlarsanız da bol bol ucuz işgücü ve göçmen alma imkanınız var anakaradan. İsyan ettiğinizde kendi anayasanızı oluşturma fırsatınız oluyor, bunu da bazı seçenekleri seçerek veya devre dışı bırakarak yapıyorsunuz, bunun sonunda da anavatanınıza karşı yürüteceğiniz bağımsızlık savaşında ne tür bonuslar alacağınız belirleniyor. Mesela anayasada köle ticareti ve kölelik serbest ise ham madde üretiminde büyük bir artış oluyor. Köleliği yasaklarsanız bir defalığına yerleşim birimlerinizde bir nüfus patlaması yaşanıyor. Her seçeneğin belirli bir getirisi var, kimi kısa vadede kimi ise uzun vadede fayda sağlıyor ama daha önemlisi bu tercihler kuracağınız yeni ülkenin de kimliğini ortaya koyuyor. Monarşiyi devam ettirip Avrupa ile ticarete devam etmek mi istersiniz? Yoksa teokratik bir devlet kurup dini özgürlüğü ve gücü ekonomiye ve üretime fayda olarak mı yönlendirmek istersiniz? Karar sizin.

     

     Bunların hepsi kulağa çok çekici geliyordur ancak zaten Colonization’da olması beklenen şeyler bunlar, oyunun yeniden yayınlanmış halinde de bulunması garip gelmiyor. Firaxis yapımcıları ve tasarımcıları yine de halihazırda zevkli olan bu oyunun daha da eğlenceli bir deneyim haline gelmesini sağlayan belli başlı bazı geliştirmeleri de oyuna katmış.  Mesela koloni sınırları konsepti, bariz bir şekilde Civ4’ten alındığı görülüyor ve temel olarak aynı amaca hizmet ediyor. Aradaki fark ise kültür yerine bu  oyunda isyan fikirleri ve propagandası sınırları belirleyen unsur, yani anavatanınıza karşı isyan çıkartmanız bu şekilde iyice teşvik ediliyor çünkü önemli kaynaklara ulaşıp bunları rakiplerinizden önce ele geçirmek için sınırlarınızı büyütmeniz gerekiyor. Ne kadar isyan, o kadar ekmek. Sınırlarınızın gücü düşman şehirlerinin sizin tarafa geçmesini ve yerli kabilelerin sizin ülkenize katılmasını sağlıyor.

     

     

     Oyunda bulunan diğer bir Civilization IV konsepti ise üniteler kısmında görülüyor. Savaşın olmadığı bir Civ düşünülemez, Colonization için de savaş, savaşın sonucu olarak da askeri üniteler önemli bir yere sahip. Eski Colonization’da olmayan ve Civ4’ten alınıp eklenen bir konsept de askeri ünitelerin rütbe kazanması. Savaşta başarılı olan üniteleri ödüllendirip güçlendirebiliyorsunuz. Oyuna ayrıca geniş bir çok oyunculu oynanış seçenekleri yelpazesi eklenmiş, Colonization normal bir Civilization oyununa göre daha kısa sürede bitiyor (özellikle de hızı “Quick” olarak seçerseniz) böylece çok oyunculu ve online oyunlar daha ilgi çekici hale gelmiş.

     

     Oyuna getirilen en büyük yenilik ise ticaretin yapay zeka tarafından otomatik olarak yapılması. Eski Colonization’da oyuncular ticaret rotalarını kendileri belirleyip o hatta işleyecek belirli bir vagon konvoyunu seçip atamak durumundaydı. Yükleri alıp nerede bırakacaklarını, nereden ne alıp nereye neyi bırakacaklarını siz seçiyordunuz. İşleyen bir sistem olduğundan kimsenin en ufak bir şüphesi bile yoktu ancak tek sorun her şeyin elle yapılması gerekiyordu,  oyuncular her bir güzergahı ayrı ayrı kendileri elle belirleyip her kargo alındısını ve teslimini kendileri belirliyordu, ticaret ağındaki her bir ayrı rota için de hazırda bekleyecek o hatta özel vagonlar olmalıydı. Kimileri için zevkli bir mikro yönetim unsuru iken daha dengeli oynanış bekleyen oyuncuları için tam bir yönetim belasıydı ve bol miktarda kağıt ve kalem işi (not almadan olmuyordu, ki ben not alarak oynanan oyunları hep sevmişimdir) ve düzenli olarak (yani sıklıkla) kaynakların durumunu kontrol etmeyi gerektiriyordu çünkü sattığınız mal bitip sistemi yıkabiliyordu. Sürekli tetikte olmanız gerekiyordu.

     

     

     Yeni Colonization bu işi oldukça basit ve kullanıcı dostu hale getirmiş. Yeni sistem oyuncuların ithal ve ihraç edecekleri ürünleri etiketleyerek önceden belirlemesini olanak kılıyor, aynı zamanda stok limitlerini de ayarlayabiliyorsunuz, hem de her bir yerleşim yeri için ve her bir ürün için ayrı ayrı. Sonrasında oyuncuların tek yapması gereken şey vagon konvoylarını otomatik konumuna getirip ticarete başlamak. Bu şekilde konvoylar sizin belirlediğiniz limitler dahilinde ve neyi satıp neyi almak istediğinize göre kendi kafalarında takılıp otomatik olarak ticaret işini yürütüyorlar. Pharoah oynayanlar hatırlayacaktır, oyunun ticaret sistemi buna oldukça yakındı, hangi ürün ve maddeleri satmak istediğinizi, limit belirterek söylüyordunuz oyuna, aynı şekilde almak istediklerinizi de belirliyordunuz ve yaya konvoylar ile gemileri gelip otomatik olarak hallediyordu işi. Colonization da buna oldukça benzer bir şekilde hallediyor ticaret işini. Tek yapmanız gereken üretildiği yerlerden pamuk satmak istediğinizi söylemek ve bunların dokuma merkezlerine taşınmasını belirtmek, geri kalanını vagonlar hallediyor. Bu sistemin sağlıklı yürümesi içinde ihtiyaçlarınız doğrultusunda vagon konvoylarınızın olması gerekiyor ancak yine de ne olur ne olmaz diyerek elinizin altında bir iki tane boşta bulundurun, tek seferlik nakiller için ihtiyacınız olabilir. Bu yeni sistem işin çoğunu kendisi yapıyor gibi gözükse de halen daha sizin doğrudan gözleminize ihtiyaç duyuyor ve sonuç olarak ufak tefek detayları düşünmekten sizi kurtarıp kafanızı rahatlatıyor, siz de kendinizi daha yoğun bir şekilde asıl strateji ve taktikleri düşünmeye adayabiliyorsunuz.

     

     Bunların hepsi karışık şeyler olarak görünebilir, çünkü öyleler. Colonization, öyle bir oturuşta öğrenilip çılgın atılacak oyunlardan değildir. İlk defa Civilization oynarken yaşadıklarınızı bu oyunda da yaşayacaksınız büyük ihtimalle. O yüzden sabırlı olmak gerekiyor, oyunu tam olarak çözmek için epey zaman harcayacaksınız, tam olarak çözmeyi geçtim zafere ulaşmak için bile birkaç kez yeniden başlamanız gerekecektir.  Ama oyun işte o zaman gerçekten zevkli olmaya başlıyor.

     

     

     Yine de piyasadaki en zor ve en karmaşık oyun olduğunu söyleyemeyiz, ne de olsa bir yeniden yapım ve önceden bilinen bir oyunun mekanikleri üzerine kurulmuş. Arayüz ve konseptler çoğunlukla Civilization IV’ten alıntı olduğu için deneyimli oyuncular oyunu kavrayıp yön duygusunu kazanmakta çok zorlanmayacaktır. Arabirim tasarımı oldukça temiz, abartı ve kafa karıştırıcı değil, etrafınızda nelerin dönüp bittiğini sizin gözünüze sokmadan ama aynı zamanda da dikkatinizi çekecek şekilde sunuyor. Özet ekranında ileriye dönük planlarınızı yaparken işinize yarayabilecek tüm detay ve bilgiler bulunuyor. Normal gelir görünüm ekranları ise size hangi yerleşimin neye ihtiyacı olduğunu söylüyor o esnada.

     

     Oyunun görsel olarak herhangi bir eksisi yok, grafikler ve sesler eksiksiz. Haritalar Civ haritalarından biraz daha küçük ölçekli olduğu için ekranda aynı anda daha az şey görüyorsunuz ve bazen biraz kalabalıklaşabiliyor ekran. Öncüleriniz de yer şekilleri arasında kamufle oluyorlar ara sıra onları bulup seçmenizi zorlaştırarak, ancak sık bitki örtüsü ve engebeli araziyi düşününce bunun oyuna bir gerçeklik hissi kattığını bile söyleyebiliriz.  Ancak her bir ünitenin animasyon ve detayı ile oyunun genel görsel zenginliği sizin ardına ardına dört saat boyunca ekrana bakabilmenize olanak sağlıyor. Oyunun müzikleri tüm Sid Meier oyunlarında olduğu gibi oldukça hoş. Arkaplan müzikleri yerleşim birimlerine yaklaşıp geçerken yükselip alçalarak sizi etkiliyor, ayrıca farklı yerlerde farklı müzikler çalıyor, ekranda kim görülüyorsa o ülkenin veya yerli halkın ulusal müzikleri çalıyor. Savaş ve saldırı efektleri tatmin edici seviyede. Kralın isteklerine olumlu veya olumsuz cevap verdiğinizde çıkan sesler ise bambaşka bir eğlence.

     

     

     Oyun hakkında yapılabilecek eleştiriler kısıtlı ancak sanırım en büyüğü ve önemlisi oyunun hızı. Oyunda zorluk ve hız çok çabuk artıyor ve yanlış verilen yönetim kararlarının geri dönüşü pek olmuyor. İsyanı başlatıp bağımsızlığınızı ilan ettiğiniz anda her şey zorlaşıyor birden ve oyunun temposu artıyor. Bu yüzden de iyi hazırlanmanız gerekiyor ancak oyunun genel hızı ve isyan için belirli bir süre koyması işi biraz zorlaştırıyor. Çünkü sizin elinizde olmadan gelişen çok fazla olay var ve ne kadar önlem alırsanız alın mutlaka zor durumda kalacaksınız. Diğer koloniler ile savaşlar belki ordunuzun deneyimini arttıracak, rütbe kazanacak bir kısmı ama diğer yandan da hem sürekli asker kaybı yaşatacak ve ekonominizi baltalayacak hem de uzun vadede sıkıntı yaratacaktır bağımsızlıktan sonra. Civilization ile karşılaştırınca Colonization daha fazla dikkat ve odak istiyor ve daha fazla stratejik düşünmeye itiyor.

     

     Elbette illa savaşmak zorunda değilsiniz, diplomatik yollardan komşularınız ile iyi geçinebilirsiniz, oyun sizi doğrudan yerli halklara katliam yapmaya itmiyor. Bu iyi bir şey en azından tarihi alternatif olarak yaşayabiliyorsunuz. Üstelik barış içinde birlikte yaşayabilmek bazı faydalar da sağlıyor. Hatta anavatandan kopup bağımsızlığınızı ilan ettiğinizde dostunuz olan yerli halklar size katılıyor ve en büyük gücünüzü onlar oluşturabiliyor.

     

     

     Oyunun diğer bazı öğeleri doğrudan Civ4’ten geliyor. Mesela kahramanlar yerine çıkan “Founding Father” birimleri size katılıp farklı alanlardaki başarılarınıza göre bonuslar veriyor. Harita üzerinde antik harabeler büyük miktarda hazinelere sahip olabiliyor. Ayrıca bir de “Privateer” konsepti var işinize çok yarayabilecek. Privateer gemiler sizin adınıza korsanlık yapan gemiler ve savaşa girme riski olmadan rakiplerinize saldırıyorlar. Yerleşim yerlerinin çevresinde geliştirmeler ve yol, tarım arazisi gibi inşaatlar yapan işçileriniz olabiliyor. Ancak herhangi bir Civilization oyunu gibi Colonization’dan da bahsetmek için sayfalar yetmez. O yüzden en çok göze batan ve genel yönlerinden bahsetmekle yetiniyorum. Üstelik kendiniz öğrenince çok daha zevkli oluyor inanın.

     

     Son olarak söylenecek fazla bir şey yok, detayı fazla olan, Civilization kadar geniş olmayan, daha dar bir zaman birimi ve coğrafya ile limitli olan ve haliyle kendini tekrar etmesi Civ’e göre daha olası olan ancak her şekilde zevk vermeyi bilen ve ağır strateji hastaları için ilaç niyetine kullanılabilecek başarılı bir oyun Colonization. Hem eski bir klasiği canlandırdığı için hem de onu günümüz şartlarını sırıtmayacak şekilde taşıdığı için övgüyü hak eden bir yapım. Sunuş ve görünüm oldukça canlı ve tasarım detayları dikkat çekici. Harika bir oyun diyebilirim ama standart bir oyuncu için uygun bir yapım olduğunu sanmıyorum, kısıtlı bir kitleyi mutlu edecek bir oyun çünkü.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Command & Conquer: Red Alert 3

Yazan: admin Tarih: Haz 28th, 2009 | Kategori:: Yeni Oyun İncelemeleri

 

Sene 1997, kendime ait ilk Pentium bilgisayarımı alalı bir yıl olmuş anca (daha doğrusu babama aldıralı), sınıfta arkadaşların elinde dolaşan bir CD var, kapağı kırmızı, orak çekiç var, üzerinde de “Red Alert” yazıyor, o zamanlar en tepedeki “Command & Conquer” ibaresine dikkat etmiyorduk çünkü pek de anlamamıza el vermiyordu İngilizcemiz. İdeolojik ve merak unsurları ile arkadaşın elinden kapıp eve gidince girmiş oldum ben de Red Alert dünyasına. AoE’dan zevk alamamış birisi için ilaç gibiydi Red Alert, dahası imkansızı başarmamıza yol açmıştı o oyun. Daha internet evlere girmemişken karşılıklı oynuyorduk evlerimizden. Aynı haritayı açıp aynı kazanma koşulları ile oynuyorduk, ilk bitiren telefon açıp diğerine haber veriyordu. Sonradan karşılıklı oynamanın daha farklı bir şey olduğunu ve internet gerektirdiğini öğrendik, ama olsun biz öyle de zevk alıyorduk. Yıllar geçtikçe bir yandan ülke olarak sektörü daha bir kapsamlı öğrenmeye başladık bir yandan da bireysel olarak oyunlara git gide daha çok vakit ve nakit ayırır olduk.
     

     

     Sadece Red Alert ile sınırlı değilmiş seri meğerse, Tiberium serisi de varmış. Sonra genişleme paketleri ve ek görevler çıktı, sıkılmadan, bıkmadan oynadık durduk. Aradan 3 yıl geçti ve büyük bir sükse ile Red Alert 2 çıktı, ne çıkıştı ama, o ne güzel birliklerdi, ne güzel bir oynanış ve Amerika’yı işgal eden Sovyetler ile oynamanın verdiği o duygusal tatmin. Ardından bir ek paket çıktı ve Yuri’nin intikamının acı olduğunu kanıtladık. Derken Westwood EA tarafından satın alındı, önce Generals ile hayal kırıklığı yaşadık (tamam oyun güzeldi ama beklediğimiz şey o değildi), hoş o dönem strateji ve RPG dalında herkes bir karmaşa içindeydi, iki boyutlu izometrik taraftarları ve üç boyutlu taraftarları bir türlü anlaşamamaktaydı. Sonunda unuttuk, unuttuk dostlarım, Red Alert, USB flash disklerimizde, MP3 oynatıcılarımızda taşınan bir oyun oldu ama giderek unuttuk. Çünkü devir değişmişti, yeni nesil denen o iki kelime aklımıza girmişti, artık bugünün koşullarında bir Red Alert görmenin vakti gelmişti, dile kolay, sekiz sene oldu neredeyse Red Alert adını taşıyan yeni bir oyun çıkalı. Ama zaman kötüydü artık, Electronic Arts, Westwood’u kapatmıştı ve yeni Red Alert’in EA Los Angeles stüdyosu tarafından yapılacağını duyurmuştu. Tamam, EA LA aslında kapatılan Westwood ve Westwood Pacific stüdyolarının arda kalan çalışanlarını içeriyor, ama hepimiz asıl Westwood ekibinin çoktan bırakıp gittiğini biliyoruz. Ve sene oldu 2008, tam on bir yıl sonra tekrar aynı heyecanla oturdum üzerinde Command & Conquer: Red Alert 3 yazan oyunun başına…

     

     

     Öncelikle söylemeliyim, World of Warcraft’tan nefret ediyorum, özellikle de grafiklerinden ve çiğ, çizgi film stilinden, ve kendini ona benzetip satmaya çalışan oyunlardan da nefret ediyorum, yeni nesil grafik ve teknoloji çağında gidip yıllar öncesinin teknolojisine sahip bir oyunu taklit ederek pastadan pay kapmaya çalışan yapımcıları da kınıyorum. Bu tür grafik konseptleri ile karşıma çıkan hiçbir oyuna da acımam. Acımazdım. Ta ki Red Alert 3’ü görene kadar. Duygularım çok karışık, inanılmaz hem de. Bir türlü doğru dürüst bir karara ve yargıya varamıyorum. Elimden geleni yapacağım yine de.

     

     Red Alert daha ilk oyundan itibaren hafif fantastik bir senaryosu olan bir RTS idi. Hatırlayamayanlar için belirtelim, ilk oyunda Einstein zaman yolcuğunu icat edip geçmişe giderek Hitler’i ortadan kaldırıp tarihi değiştirmeyi deniyordu. Aslında hepsi yolunda gitmişti, sadece Almanya ortadan kalkınca Sovyetler dünya egemenliğine soyunmuştu o kadar. Dünya Sovyetler ve Müttefikler olarak ikiye ayrılmış ve bize de istediğimizi seçip savaşmak ve zafere ulaşmak kalmıştı. İlk oyun için alternatif İkinci Dünya Savaşı diyebiliriz, 1945 sonrasında geçmesi ve o dönemin tarzına sahip olması bunu ele veren öğelerdi. Sonra savaşa doymayan Sovyetlerin Romanov önderliğinde ve psişik Yuri yardımıyla ABD’ye saldırısını gördük, Yuri ayrıca kendini gösterip herkese meydan okudu zihin kontrolü yetenekleri ile. İkinci oyun ciddiyet konusunda ilkinden oldukça farklıydı. Zaman yolculuğu ve alternatif gelecek çok absürd şeyler değil ne de olsa, en azından çok daha absürd olabilecek şeyler var dünyada başka. Ancak üçüncü oyun ile hiç görmediğiniz bir Red Alert gelmiş.

     

     

     Sonik saldırılar yapan eğitimli yunuslar, dev mürekkep balıkları çok sırıtmıyordu, Yuri meselesi evet ilginç bir fikirdi, yine de hepsi ilk oyunun K9 köpekleri yanında fantastik kalıyordu. Electronic Arts Los Angeles stüdyosu önceki oyunlardaki absürdlüğü ve fantastikliği sıfıra indirmiş Red Alert 3 ile. Karşımızda zırhlı ayılar var paraşütle yere inen, dönüşebilen Japon mecha robotları etrafı darma duman ediyor, kısa etekli Japon liseli kızlar havada uçarak psişik güçlerini kullanıyor, Rushmore dağı ise aslında gizli bir askeri üs ve Abraham Lincoln’ün heykeli gözlerinden ölümcül lazer ışınları saçıyor. Ve evet zırhlı ayılar var. Ayı. Zırhlı. Pardon bir an kendimi kaybettim. Red Alert 3 herşeyden önce bayatlamış bir senaryo ile gelişiyor. Bu sefer Sovyetler bir zaman makinesi geliştirip geçmişe giderek Einstein’ı ortadan kaldırıyorlar. Einstein olmayınca Müttefik kuvvetlerin zayıflayıp Sovyetler Birliğinin dünyaya egemen olacağını düşünüyorlar. Ancak her defasında olduğu gibi bu sefer de işler biraz ters gidiyor ve Japonya, yani oyundaki adıyla Empire of the Rising Sun, Sovyetlere saldırıyor ilginç ordusu ile. Tabii bundan önce olması gereken Pearl Harbor baskınını Japonlar değil Amerikalılar yapıyor Hawaii’ye. Böylece de bir başka alternatif tarih senaryosu karşımıza çıkıyor. Bu sefer olabildiğince ciddiyetsiz, hatta geyik ve Turist Ömer Uzay Yolunda konsepti ile çıkıyor. Teknoloji çok daha çarpık ve abuk, karakterler bir o kadar abuk, senaryo zaten yok, açıkçası bu oyunu oynamama vesile olan iki şey var, Red Alert ile aramızda bulunan mazi ve oyunun gerçek zamanlı video ara sahneleri.

     

     

     İlk oyundan beri Red Alert animasyon yerine gerçek zamanlı videoları kullanmıştır. İlk başlarda bunun çok masum bir sebebi vardı, çünkü kaliteli animasyonlar yapmaktan daha ucuza geliyordu standart bir film gibi çekip koymak. Ancak sonradan bunun nasıl eğlenceli olduğunu ve fanların hoşuna gittiğini anlayınca yapımcılar tüm C&C oyunlarına bunlardan koymaya karar verdi. İkinci oyunda Tanya ve Liutenant Zofia oldukça ilgisini çekti erkek oyuncuların. EA de bunun suyunu çıkartmaya karar vermiş üçüncü oyunda. Daha önce haberlerde de iletmiştim, oldukça kalabalık ve (çoğunlukla) ikinci sınıf olmayan bir kadrosu var Red Alert 3’ün oyuncu açısından. Eski Playboy kapak kızlarından bayan kafes güreşçisine, dizi yıldızlarından deneyimli aktörlere, oyunu bir yana bırakıp ara sahnelerini izleyesim geliyor, oyun olarak değil de film olarak piyasaya çıksaydı çok başarılı bir B-Movie olurdu bundan hiç şüphem yok.

     

     Red Alert, Command & Conquer ana serisi altındaki en renkli oyun olmuştur her zaman için. Tiberium serisi daha ciddi ve bilim kurgusal takılırken, Generals tamamen gerçekçi gider. Ancak Red Alert’ın kendine has bir tonu olmuştur, steampunk, bilim kurgu, alternatif gelecek ne derseniz deyin asla tam karşılığını bulamazsınız. Zaman yolculuğu kullanarak uzay-zaman sürekliliğini bozmak sureti ile yaratılan saçma senaryolar ve onlara eşlik eden yapay ve bilinçli kötü oyunculuk taşan gerçek çekimler Red Alert denince akla gelenler ve bu oyunda öncekilerin yaklaşık beş katı yoğunlukta var hepsi.  Sonuç olarak elimizde üç “Campaign” bulunuyor, Müttefikler (Allies), Sovyetler Birliği (Soviet Union) ve aramıza yeni katılan “Empire of the Rising Sun”, yani bugüne kadar popüler medya ve ortamlarda geçen her türlü Japon ve uzak doğu klişesi ile ordusunu donatmış bir Japonya.

     

     

     Yukarıda bahsettiğim dönüşebilen mecha robotlar var, oldukça da büyükler, sonra herhangi bir şeye dönüşmeyen samuray robotlar var, ileri teknoloji kullanan Ninjalar, zırhlara bürünmüş mühendisler ve evet, etek giyen bir liseli Japon kız, Akira gibi mental güçlerini kullanıyor. Ancak diğer iki tarafın ordusunu görünce çok da garip kaçmıyor bunlar. Müttefikler ve Sovyetlerin de saçma birlikler ve komik teknolojiler alanında gösterecekleri var. Düşmanlarını böcek boyutuna küçülten helikopterler, smokinli ajanlar, zırhlı zeplinler ve taş gibi komando hatunlar. Red Alert için gerçek zamanlı strateji dendiğini hepiniz biliyorsunuzdur, ancak Red Alert 3 için yeni bir tür demek yanlış olmaz, hatun tabanlı strateji (hatun zamanlı strateji diyenler de var). Haliyle oyun içi ekran görüntüleri yerine çok daha fazla önem ve zaman (ve de para) harcandığı belli olan oyunun hatunlarına ağırlık veriyorum ben de incelememde. İstediğin bu değil miydi yoksa EA?

     

     Neyse efenim, oyunumuza dönelim artık. Red Alert 3, baştan sona tamamen co-op düşünülerek tasarlanmış tek oyunculu harekatlara sahip. Bu hem Red Alert için hem de RTS türü için bir ilk. Bütün görev ve senaryolar aslında öyle ya da böyle co-op oynanıyor. Tek başınıza internete bağlanmadan başka bir arkadaşınızı davet etmezseniz yapay zeka sizin yanınızda savaşıyor çünkü. Her iki durumda da siz kendi üssünüz ve askerleriniz ile ilgileniyorsunuz müttefikiniz de kendisininkiler ile. Eğer başka bir insan ile yan yana oynuyorsanız oyun içinde sesli sohbet ve harita üzerinde işaretler bırakma olanağınız var. Bilgisayarın atadığı bir müttefik ile oynuyorsanız (ki her bölümün başında bunun kim olacağını seçebilirsiniz) onlara çeşitli emirler verebiliyorsunuz, bir bölgeyi ele geçirmelerini veya belirli bir hedefe saldırmalarını söyleyebiliyorsunuz. Açıkçası oyunun en çok beğendiğim yönü bu olmuş. Hem normal co-op olarak hem de yapay zeka ile birlikte oynamak çok zevkli gerçekten, ve oldukça da işlevli. İşinizi kolaylaştırıyor, görevleri kısaltabiliyor, basitçe klasik bir RTS’de varolan güçlerinizi ikiye katlıyorsunuz. Tek sinir bozucu olan şey oyunun sürekli olarak online hizmete bağlanmaya çalışması ve her bölümün başında “co-op ister misiniz?” diye sorması. Bunlar için baştan bir seçenek olsa güzel olurdu (veya var ve ben görmedim, o zaman daha görünür bir yere koysunlar kardeşim).

     

     

     Red Alert 3’ün harita grafiklerini iki farklı bölümde incelememiz gerekiyor, kara ve deniz. Oyunda neredeyse artık kara, deniz ve hava kuvvetleri arasında bir fark kalmamış. Ünitelerin %70 kadarı amfibik, yani hem kara hem de suda gidiyor veya hem hava hem de karada gidiyor. Bu bir yandan çok daha geniş bir taktik ve stratejik plan seçeneği demek ama bir yandan da işin hiç esprisi kalmamış, fazla suyu çıkmış. Ki bu deyimi tam anlamıyla su ve deniz görsellerinde görmek mümkün. Evet, kabul ediyorum, deniz tasarımları, yüzeyler ve efektler, suyun derinlik detayı mükemmel olmuş, ama ya çok mükemmel olmuş ve kara bunun yanında sırıtıyor ya da karaya o kadar önem vermek akıllarına gelmemiş. Haritaların neredeyse hepsinde öyle ya da böyle bir su parçası var. Denizaltılar, yunuslar, uçak gemileri ve savaş gemileri gibi üniteler yapabiliyoruz her zamanki gibi. Ama dediğim gibi kara ve deniz savaşı arasındaki sınır çizgisi oldukça silik kalıyor. Gemiler bir taraflarından ayaklar çıkartıp karaya girebiliyor veya kuru zemine çıkıyor bir şekilde, bazı kara üniteleri de suya girebiliyor. Önceki C&C oyunlarında olmayan yeni bir boyut kazandırmış oyuna ancak bunu biraz abartmışlar. Hatta bir yanım şüphe içinde, acaba yapımcılar sırf şahane su efektlerini ve fizik motorunun deniz kısmını gösterip hava atmak için mi bu kadar çok abanmışlar diye.

     

     Red Alert 3 eğlenceli bir oyun ve eğlenceli olması için yapılmış, ancak önceki oyunların teknik kalitesine sahip değil. Ünitelerin yön bulma işi yine sıkıntılı olmuş, alakasız yerlere gidebiliyorlar, yönlendirdiğiniz yere gitmek yerine alakasız bir yerde takılıp kalıyorlar. Bunca yıldan sonra bu tür teknik alanlarda gelişme görmeyi umuyordum ama eski tas eski hamam. Animasyonlar da doğrusu pek iç açıcı değil. Amfibik ünitelerin ve su ile karanın tümleşik kullanımı grafik ve animasyon hataları ile yön bulma sorunlarını iyice köklemiş. Geçişlerde sorun yaşanıyor. Mesela sudan karaya geçen bir ünite bu geçişi tam zamanında yapamayabiliyor, karada yüzen üniteler görebiliyorsunuz. Oyunun grafiklerindeki renk seçimi de doğrusu rahatsız edici, en azından benim için. Oyunda ciddiyet yok ama grafikleri tasarlarken bari biraz ciddi olunsaydı. Ünite tasarımları fazla fantastik ve ütopik, Red Alert serisinin gerçek anlamda ilk bilim kurgu öğesi taşıyan oyunu bu zaten. İlk oyun ikinci dünya savaşı, ikinci oyun ise soğuk savaş temalıydı. Bu oyun ise günümüze yakın bir dönem, sadece biraz daha çarpık bir teknolojisi var ve nükleer enerji yok. Ünite tasarımlarında detaylar minimum düzeyde ve özellikle patlama animasyonları hiç iç açıcı değil. En çok sinir olduğum şey ise seçili ünitelerin etrafında beliren sarı çizgi, o kadar kalın, çirkin ve işlevsiz ki, resmen seçilen ünitelerin detaylarını ve dış yüzeylerini iyice kapatsın diye konmuş sanki. Kimileri oyunun cırlak renklerini oyunun geyik teması ile uyumlu bulabilir ama benim için bu devirde görülmemesi gereken düşük bir kalite sergilemekten öteye gidemiyor. Gerçekçilik ve ciddiyet farklı şeylerdir nihayetinde. Çizgi film tarzı grafikler ise git gide daha çok oyunda karşımıza çıkıyor inatla.

     

     

     Bunların dışında oyunun strateji formülü önceki C&C oyunlarındaki ile neredeyse aynı. İlk oyundan bir önceki oyuna kadar Command & Conquer açısından değişen çok da bir şey olmadı zaten. Hatta açıkçası Red Alert 3 için serinin yeni oyunu demek pek gelmiyor içimden. Daha çok Red Alert 2’nin yeniden yapımı olmuş. Konsept, kıyafetler hatta müzikler bile neredeyse aynı, sadece güncellenmiş biraz. Hell March’ın yeni haline bir şey demiyorum tabii, her daim onu duymaya hazırım. Oynanışa dönelim. Ekonomi kısmı biraz daha hafifletilmiş ancak sanmayın ki rahatsınız. Red Alert 3’te de diğerlerinde olduğu gibi kaynak peşinde koşacaksınız mütemadiyen ve asla yetmeyecek. Formül belli, deli gibi kaynak topla, bir sürü bina yap, bunların bazılarında çeşitli araştırmalar yap ve ordular, donanmalar ve hava filoları üret. Harekat bölümlerinde her zamanki alışılagelmiş ilerleme hissi var, ilk başlarda elinizde ünite ve bina türlerinin sayısı oldukça az, bölümleri geçtikçe yavaş yavaş diğerleri açılıyor ve kullanımınıza giriyor. Anca son göreve geldiğinizde elinizde tüm binalar, silah, teknoloji ve üniteler açık oluyor. Bununla birlikte bazı görevlerin tasarımı sizin oyunu kendiniz için ve kendi istediğiniz şekilde değil de o bölümü kim tasarladıysa onun istediği gibi oynuyorsunuz hissi veriyor. Klasik Red Alert doğrusallığı burada da aynen mevcut. Bir de kamera yakınlığı Red Alert 2 ile neredeyse aynı, yakınlaştırma ve uzaklaştırma var ama çok kısıtlı, bir iki milim yakınlaşıp uzaklaşabiliyor, haliyle ünite ve binaların detaylarını pek göremiyoruz. Günümüz strateji oyunlarını düşününce bu oldukça geri kalıyor teknoloji olarak açıkçası.

     

     

     Çok oyunculu ve Skirmish modları her zamanki gibi eğlenceli ve insafsız (başından kalkmak zor oluyor her iki taraf için de), hatta ekonominin daha kolay idare edilebilir ve dengeli hale getirilmesi ile Skirmish artık daha hızlı ve şiddetli.  Red Alert ustalarının klasik taktiklerinden birisidir, oyunun başında Ore Refinery yaptıktan sonra hem birden fazla kaynak toplama kamyonu yapar hem de birden fazla Refinery yapıp kaynak, yani para toplama işini hızlandırırlar. Red Alert 3 buna izin vermiyor. Kaynaklar etrafa dağılmış patates tarlası şeklinde değil, onun yerine tek bir kaynak yatağı bulunuyor ve bir kaynak yatağına da sadece bir tane Refinery yapabiliyoruz ve onu da sadece bir kamyon kullanabiliyor. Rush sever Red Alert oyuncuları bu oyunda daha farklı taktikler geliştirip kullanmak zorunda. Oyunda kaynak ve güç dengesizliğini önlüyor bu elbette ama rakibinizin dengesini bozup ilk saldırıyı yapabilmek için yine de uğraşmanız gerekecek.

     

     Üç taraf arasındaki denge iyi oturtulmuş, zaten ünitelerin bir kısmı ortak özelliklere sahip. Red Alert 3’ün en devrimsel yanı ünitelerin birincil saldırı yetenekleri yanında birer de ikincil özelliğe sahip olmaları. Sonu “craft” ile biten oyunlardan hatırlayacağınız üzere ünitelerin belirli ve sınırlı sayıda kullanabilecekleri bu ikincil özellikler oyuna hem renk getirmiş, hem de taktik açıdan oyunu güçlendirmiş aynı zamanda da oyundaki mikro yönetim unsurlarını arttırmış. Üç tarafın savaşta odaklandıkları ve güçlü oldukları yönler var. Mesela Ruslar için olay mobilite, her an her yerden çıkabiliyorlar, Bullfrog savaş araçları ile piyade üniteleri bulundukları yerden öteye, aradaki engelleri aşmak için fırlatabiliyorsunuz (nehirlerden, tepelerden veya duvarlardan). Sickle denen araçlar ise hem amfibik hem de belirli bir mesafeyi zıplayarak aşabiliyorlar. Sovyet helikopteri Twinblade ise hemen hemen tüm araçları kaldırıp taşıyabiliyor. Ruslar kısaca her an her yerde düsturu ile savaşıyor.

     

     

     Japonlar ise daha çok sürpriz öğesini kullanmayı seviyorlar ve ateş gücü ile birlikte samuray kılıçlarına da güveniyorlar. Piyade ünitelerinin neredeyse hepsinde kılıç var, ve düşmana arkadan yaklaşıp tek darbede indirebiliyorlar kılıçlar ile. Senaryo harekatını oynarken ilk başlarda uçaksavar ve deniz tabanlı hava savunması açısından en zayıf olan taraf Japonlar, ama bu sonradan aşılan bir sorun. Dev robot ise dayanıklı ve güçlü bir ünite, düşmanların üzerine koşup onları ezip dağıtmayı seviyor. Müttefikler ise daha çok ateş gücü ve teknolojiye abanmış. Deniz kuvveti ve hava saldırı kuvveti en güçlü olan taraf Müttefikler. Einstein’ın yokluğu Allied güçlerini teknolojiden yoksun kılmamış. Düşmanları donduran veya kibrit kutusu boyuna ufaltan helikopterleri kesinlikle favorim.

     

     Oyunun sunumundan bahsedecek olursak gerçek zamanlı video aktörleri oldukça eğlenmişler çekimleri yaparken, bunu söyleyebiliriz kesinlikle. Hatun tabanlı strateji olarak elbette bol miktarda fetiş üniforma ve gereğinden fazla et göreceksiniz. Bir yerden sonra alışıyor insan. Oyunun müzikleri oyun hakkında en çok sevdiğim şey oldu açıkçası. Öncelikle müzikler için Red Alert ile eş anlamlı hale gelmiş olan Hell March’ın bestecisi Frank Klepacki ile anlaşmış EA, eski şarkıların yenilenmiş halleri ile birlikte bol miktarda gaz şarkı barındırıyor oyun. Bol bol gitar, “distortion” ve davul mevcut. Votka ve Sovyet ayısı temalı Rus marşı ise anlatılmaz yaşanır bir şey.

     

     

     Red Alert 3, gerçek zamanlı stratejiyi alıp kafasına göre çevirerek ve bol bol sulandırarak önünüze koyan bir oyun. Eğlenceli ama kaliteli değil. Önceki oyunlardan ve genel olarak C&C serisinden pek farklı değil oynanış ve strateji açısından, haliyle eski bir seriyi tekrar hayata geçirme konusunda başarılı. Doğrusu iyi veya kötü bir şey diyemiyorum, çünkü oyun öyle fazla bir değişiklik getirmiyor Red Alert 2’ye, haliyle sevdiğim bir oyun bozulmamış olduğu için seviniyorum, ama bir yandan da kalitenin düşük olması ve işlerin biraz çığrından çıkıp abartılmış olması beni üzenlerden. Fikirlerim her an değişkenlik gösteriyor ama en baskın olanı her ne olursa olsun bu bir Red Alert ve gidip oynamalısın diyor. Hem grafiklerin çok üst kalitede olmaması bir yandan iyi olmuş, düşük sistemlerde de rahatlıkla çalışabiliyor. Ama daha fazlasını isteyenler, yani hem kalite, hem gelişmiş grafikler hem de daha ciddi bir RTS anlayışı isteyenler başka oyunlara baksın, Red Alert 3 onlara göre değil çünkü.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu